Önceki bloğumda,yatağıma çişlediğimi ve bu çişin sorumlusu olarak
ağabeyimin görüldüğünü anlatmıştım.
Şimdi kaldığım yerden devam edeyim.Bu yatağa çiş yapmalar öyle
bir iki kez olsa,burada anlatmaya kalmazdım.Çünki vaka-yı adiyedendir,bir iki kezlik
olaylar.Benimkisi beşi onu geçti,kırkları ellileri buldu.
En favori çiş yapma sahnem şu:Rüyamda Kod farkından dolayı iki katlı gibi gözüken,üzeri toprak ile örtülü,komşumuzun kullanılmayan bir evi var.
Yine kot farkından dolayı kolayca tırmanabiliyoruz bu binaya.Üzerinde otlar çıkan,çiçekler açan bu toprak örtülü binalar bizim oyun mekanımız.O dambaş(toprak örtülü yer) senin ,bu dambaş benim,dam üstünden dam üstüne atlayarak,köyün üçte bir evini,avlularını gezdiğimi bilirim.
Neyse konuyu fazla dağıtmayayım,Komşumuz Yaşlı kadının(lakabı TİNGİR idi her ne anlama geliyorsa) dambaşına,ben,ağabeyim,komşumuzun biri ağabeyimden büyük,biri benden küçük üç oğluyla çıkar,aşağıda bulunan bize ait olan dambaşa işeme yarışı başlatırdık.Kim en uzağa sidiğini gönderirse yarışı o kazanırdı.Rüyalarımda çişim öyle şiddetli gelirdi ki değil aşağıdaki dambaş,onun on metre ilerisindeki avluya bile eriştirirdim çişimi.
İşte ne olursa olur,o an uykudan uyanır,bakardım ki yatağımda yanıbaşımdaki ağabeyimin üzerine çiş yapmışım veya yapmaya devam etmekteyim. O anki suçluluk
duygularımı bugünkü duygularımla anlatmama imkan yok.Dünyanın en büyük suçunu işleyen ben,üstelik çişini erken söyleme konusunda herkesin takdirini kazanan ben,babama,anneme,büyük abilerime ve hatta komşularıma nasıl hesap
verebilirdim. Bu yüzden uslca yana kayardım.Zavallı ağabeyim,benim çiş yaparak ıslattığım yerin üzerine hop diye yuvarlanırdı.Zaten don giymediğimizden,benim bir
iki yerim ıslanmış olarak az bir hasarla bu durumdan kurtulmam her zaman mümkündü.Üstelik,ÇİŞ2li yerleri ellerimle sıkar,apışaramda sabaha dek kuruturdum.Sabah kerkenden kalkar günlük giysimi giyer,geceki giysimi de bir yerlere tıkıştırırdım
Ağabeyimin uykusu derindi.Evde en geç o uyanırdı.Uyandığında da yattığı yer ıslak olurdu.Tabi ki ev halkından bir alay fırça.
Yine böyle ağabeyimi bir güzel ıslattığımın sabahında.Ağabeyim eşeğin semerinde ,ben arkasında,heybeye günlük yiyeceklerimizi ve içeceğimiz suyu yüklemiş,annemiz yanıbaşımızda,köyümüzün camisi yanından geçmekteyiz. O günlerde köylüye duyurulacak duyuruları,köy bekçisi caminin toprak damına çıkar,birkaç teneke ve çinko parçasıyla çevirdikleri,minareye benzetmek istedikleri
bir yerden yüksek sesle:''Duyduk duymadık demeyin ha!Bugün ......olacak'' köy halkına duyururlardı.
Yavuz hırsız ev sahibini bastırır hesabıyla;o an aklıma geliverdi yatağı
ıslattığım.Ama suç ağabeyimin üstünde ya.Ağabeyime durdur eşeği ben ineceğim dedim.Ne yapacaksın dedi.Minareye çıkacağım dedim.Ne yapacaksın dedi.
''Duyduk duymadık demeyin köylüler,bugün ağabeyim..........yavuz,yatağına çiş yaptı,herkes duysun ha''diye bağıracağım diyerek bir iyice kızdırdım.Bu kızdırmamı tekrarlaya takrarlaya HAŞHAŞ(afyon )tarlasına vardık.
Yoğun bir işgünü,annem,babam,büyük abilerim,ablam afyon sakızını almakla meşguller. Tarlanın alt başında çalışıyorlar.Ben bahsettiğim ağabeyimle tarlanın üst başında elimizde sapan kuş avlıyoruz.O zamanlar şimdiki gibi
pantalonlarda kemer yok.Kalın bir örgü ip veya sicimle pantalonu(pontur) ilmek yaparak bağlıyoruz.Ancak nasıl olduysa olmuş benim ilmek kördüğüm olmuş.
Bir sıkıştım,elim hemen ilmeğe gitti.Hay körşeytan ay.Kördüğüm
olmuş çözülmez bir türlü.Ağabeyüme yardım et diyorum.Ne yardımı diyor.Şimdi sen Ponturuna bir sıçta bak akşama ben minarede :''Duyduk duymadık demeyin ha!Ali yavuz ponturuna sıçtı ha! Bütün köylüler duysun ha!'' nasıl tellal çağıracağım bak gör diyor.Ondan umudu kesince,tarlanın öbür ucundaki,anneme ablama,canım çıkıyormuşçasına yetişin,yetişin sıçıyorum diye bağırmaya başladım.Aramızda çok değil 50 metrelik bir mesafe var.Kendimi öylesine sıkıyorum ki iki gözlerimden yaşlar geliyor.Ablam durumun cidiyetini kavradı,yüz metre yarışçısı gibi fırladı. Fakat ne yazık ki yetişemedi.On metre kala ıstırabım dindi.Ablama içi dolmuş PONTURU çıkar
mak düştü.İşin garibi.Köylerde ,hele kırlarda,kişinin ikinci bir giysisi yoktur.
Benim pontur az bir su ile azıcık temizlendi,güneşe serildi. O kuruyuncaya dek,ben insanlardan uzak ağaç altlarında gizlendim.Ama ağbeyimpeşim
den ayrılmıyor,donsuz Ali,Donsuz Ali.Donuna şıçan Ali diye kızılderililer gibi çevremde tur atıyor.
Belki inanmayacaksınız ama o günden sonra bir daha yatağıma çiş yapmadım.
Kimbilir,güpegündüz donuma doldurmakla,bilinç altımdaki suçluluk duygusu herkesin gözü önüne serildi ve ben de bu büyük vicdan azabından kurtulduğum için çiş yapmaya son verdim.
27 Aralık 2010 Pazartesi
14 Aralık 2010 Salı
Düşlerimin Torunu
Bir torun düşlemiştim.Güzelce,eli yüzü düzgün.
Ama bu kadar güzelini de beklemiyordum.Doğ-
rusu.Şu gözlere bakar mısınız......
10 Aralık 2010 Cuma
Düşlerim-Gaz Lambası.
GAZ LAMBASI
Bugün zengi evlerinde dekoratif malzeme olarak kullanılmakta.Oysa çocukluğumda
yine zegin evlerinde veya misafir geldiğinde kulanılan,kullanılabilen bir aydınlatma aracı idi.verdiği ışık
25 vatlık ampülü geçmez idi.Ama o zamanlar,lamba yandığı anda eve güneş doğmuş gibi gelirdi bize.Çün-
kü,bunun küçüğü olan kandil,mum ışığı kadar da aydınlık vermezdi ve biz genellikle kandil kullanırdık.
Bir gaz lambasının bir haftada yaktığı gazı,bir kandil bir kaç ayda tüketemezdi.GAZ'ın OKKASI tam 65
KURUŞTU.
9 Aralık 2010 Perşembe
Düşlerim...
Geçen blogda Çocuk bezlerinden bahsetmiştim.Ben ,kakamı ve çişimi iki yaşından itibaren söylemeye başlamışım.Benden iki yaş büyük olan abimin,ben kakamı ve çişimi söylerken hala altı bağlanıyormuş.Bu durum köydeki anneler için büyük bir iş gücü kaybı demek.Düşümebiliyormusunuz.Abim,beş yaşında altı bağlı,ben üç yaşında altı bağlı değil (ve bir de bağlı olduğunu düşünün)küçük kardeşim bir yaşında onun da altı bağlı.
köyde tek akar su bir pınar,o da yaz günlerinde küçük parmak kalınlığında akıyor ve de bütün köy halkı bu pınardan su içtikleri gibi,köydeki bütün canlı mahlukat,kedisinden,köpeğinden,tavuğun--
dan,eşeğinden,öküzünden,mandasından daha da ileri gideyim mi börtüsünden böceğinden hatta karıncasından ve de hatta peygamber devesinden(onun da bir hikayesi vardır,ayrı bir blog konusudur.) su içerler,bu pınara mahkumdurlar.Çocuklar kakasını ve çiçini ne kadar erken söylerse,bütün cümle mahlukat ona duacı olur.Yaani bir yerde cennetleri garantidir.Bu gün göğsümü gere gere diyebilirim ki!!!Benim cennetialadaki yerim,börtü böceklerin duaları sayesinde hazırdır.
Küçükken kakamı ve çişimi erken söyleyişim anne ve babamın hatta büyük abilerimin nazarında bana büyük bir itibar kazandırmıştı.Annemin ağabeyime ,kazık kadar oldun şu çocuktan örnek al demeleri,gururumu müthiş okşuyordu.
Gelgelelim,6-7 yaşlarına geldim.Anne ve babam dini eği
time aldılar ağabeyimle ikimizi.Süphanekeden başlayıp tüm namaz dualarını papağın ezberlediği gibi ezberlettiler.Ama bir yandan da
cennet ,cehennem,azrail,zebani,gayya kuyusu,sırat köprüsü gibi,di
nin çocuklara öğretilmemesi gereken ne kadar şeyi varsa öğrettiler.
Aman Allahım ,o da ne her gece sırat köprüsünde yürüyo-
rum.Altımda minare boyu alevler.Çok dikkatli yürümem lazım.Dua ediyorum.Nolur Allahım beni düşürme !Görüyorsun yaşım çok küçük,hiç günah işlemadim,beni bağışla falan diyorum.Duam kabul olmuyor,KILDAN İNCE,KILIÇTAN KESKİN olan o SIRAT KÖPRÜSÜ
nden hop diye aşağğı düşüyorum.Bu arada ben ve iki ağabeyim aynı yatakta yanyana uzanmış,üzerimizde tek yorgan.Picama ve don bilmiyoruz.Gündüz kıyafetimiz olan bir fistan var üzerimizde.
Uyanıyorum bakıyorum ki işemişim veye işemeye devam ediyorum.Bazen fistanım sıyrılmış oluyor,direk abimin üstüne.Eğer durum öyleyse kendimi şanslı hissediyorum.Çünkü sabaha hesap verme korkusu yok.Çünkü çişi yapan ağabeyimdir,bütün deliller ortada.Lamı cimi yok.Şek ve şüphe yok.
Ancak bazen,fistanıma çiş yapıyorum,durum feci.Sabaha nasıl hesap vereceğim.Bırak hesap vermeyi,onca yıldır,çi
şini kakasını erkenden söyleyen bir çocuk olmanın onuru yok olacak
yani bugünkü deyimle karizma çizilecek......Esas önemli olan benim için buydu.Bu yüzden,fistanım ıslanmışsa;iki elimle bayağı bir güzel
bir gram su kalmayıcaya kadar sıkıyor ve uzağa ,daha uzağa doğru yuvarlanıyorum.Zavallı ağabeyim benim peşisıram benim çiş yaptığım yere yuvarlanıyor.Benim fistan sabaha kuruyor.Ama pamuk döşek suyu çektiği için kurumuyor.Sabahleyin erken kalkıyorum.Ağabeyim
uyumakta.Ağabeyimi kaldırıp bakıyorlar,yine bin bir azar.sen eskiden de böyleydin. Zavallı ağabeyim,bu dünyada bendeki en büyük hakkın budur,bunu nasıl ödeyeceğimi ,kusurumu,suçumu nasıl affetireceğimi bilemiyorum.Ama diyorum,beş yaşındaki,yedi yaşındaki çocuğun da suçu,günahı mı olurmuş deyip teselli bululuyorum.
Sen ne diyorsun ağabey beni affediyor musun?
Biliyorum,sende 7 veya 9 yaşındaydın,senin de hiç suçun ,günahın yoktu,Hatta daha ileri gidersek,annemin ve babaın da günahı yoktu.Çünkü onlar da anne ve babalarından böyle bir eğitim almışlardı...
Bu konu sonraki final bölümü ile sona erecek.sakın kaçırmayın..................
köyde tek akar su bir pınar,o da yaz günlerinde küçük parmak kalınlığında akıyor ve de bütün köy halkı bu pınardan su içtikleri gibi,köydeki bütün canlı mahlukat,kedisinden,köpeğinden,tavuğun--
dan,eşeğinden,öküzünden,mandasından daha da ileri gideyim mi börtüsünden böceğinden hatta karıncasından ve de hatta peygamber devesinden(onun da bir hikayesi vardır,ayrı bir blog konusudur.) su içerler,bu pınara mahkumdurlar.Çocuklar kakasını ve çiçini ne kadar erken söylerse,bütün cümle mahlukat ona duacı olur.Yaani bir yerde cennetleri garantidir.Bu gün göğsümü gere gere diyebilirim ki!!!Benim cennetialadaki yerim,börtü böceklerin duaları sayesinde hazırdır.
Küçükken kakamı ve çişimi erken söyleyişim anne ve babamın hatta büyük abilerimin nazarında bana büyük bir itibar kazandırmıştı.Annemin ağabeyime ,kazık kadar oldun şu çocuktan örnek al demeleri,gururumu müthiş okşuyordu.
Gelgelelim,6-7 yaşlarına geldim.Anne ve babam dini eği
time aldılar ağabeyimle ikimizi.Süphanekeden başlayıp tüm namaz dualarını papağın ezberlediği gibi ezberlettiler.Ama bir yandan da
cennet ,cehennem,azrail,zebani,gayya kuyusu,sırat köprüsü gibi,di
nin çocuklara öğretilmemesi gereken ne kadar şeyi varsa öğrettiler.
Aman Allahım ,o da ne her gece sırat köprüsünde yürüyo-
rum.Altımda minare boyu alevler.Çok dikkatli yürümem lazım.Dua ediyorum.Nolur Allahım beni düşürme !Görüyorsun yaşım çok küçük,hiç günah işlemadim,beni bağışla falan diyorum.Duam kabul olmuyor,KILDAN İNCE,KILIÇTAN KESKİN olan o SIRAT KÖPRÜSÜ
nden hop diye aşağğı düşüyorum.Bu arada ben ve iki ağabeyim aynı yatakta yanyana uzanmış,üzerimizde tek yorgan.Picama ve don bilmiyoruz.Gündüz kıyafetimiz olan bir fistan var üzerimizde.
Uyanıyorum bakıyorum ki işemişim veye işemeye devam ediyorum.Bazen fistanım sıyrılmış oluyor,direk abimin üstüne.Eğer durum öyleyse kendimi şanslı hissediyorum.Çünkü sabaha hesap verme korkusu yok.Çünkü çişi yapan ağabeyimdir,bütün deliller ortada.Lamı cimi yok.Şek ve şüphe yok.
Ancak bazen,fistanıma çiş yapıyorum,durum feci.Sabaha nasıl hesap vereceğim.Bırak hesap vermeyi,onca yıldır,çi
şini kakasını erkenden söyleyen bir çocuk olmanın onuru yok olacak
yani bugünkü deyimle karizma çizilecek......Esas önemli olan benim için buydu.Bu yüzden,fistanım ıslanmışsa;iki elimle bayağı bir güzel
bir gram su kalmayıcaya kadar sıkıyor ve uzağa ,daha uzağa doğru yuvarlanıyorum.Zavallı ağabeyim benim peşisıram benim çiş yaptığım yere yuvarlanıyor.Benim fistan sabaha kuruyor.Ama pamuk döşek suyu çektiği için kurumuyor.Sabahleyin erken kalkıyorum.Ağabeyim
uyumakta.Ağabeyimi kaldırıp bakıyorlar,yine bin bir azar.sen eskiden de böyleydin. Zavallı ağabeyim,bu dünyada bendeki en büyük hakkın budur,bunu nasıl ödeyeceğimi ,kusurumu,suçumu nasıl affetireceğimi bilemiyorum.Ama diyorum,beş yaşındaki,yedi yaşındaki çocuğun da suçu,günahı mı olurmuş deyip teselli bululuyorum.
Sen ne diyorsun ağabey beni affediyor musun?
Biliyorum,sende 7 veya 9 yaşındaydın,senin de hiç suçun ,günahın yoktu,Hatta daha ileri gidersek,annemin ve babaın da günahı yoktu.Çünkü onlar da anne ve babalarından böyle bir eğitim almışlardı...
Bu konu sonraki final bölümü ile sona erecek.sakın kaçırmayın..................
Düşlerim...
Üç veya dört yaşlarından beri,hatırlıyorum her şeyi.
lanet olsun böyle bir hafıza,şey ediyor beni.
Herşeyin normali güzeldir.Anormal,adı üzerine normal değil
böyle olunca sıkıyor beynimi.Allahım n'olur,boşalt şu beynimi dediğim anlar çok oluyor..
1952-53 yılları.,dosdoğru,terslik dediğimiz gübreliğe gidiyorum ve erkek çocuk olduğum halde,boydan giydirilen fistanımı,kaldırıyor ve çömeliyorum uygun bir yere.Hacetimi defeyledikten sonra tıpış tıpış eve dönüyorum.Bilmiyorum ki bu yaptığım davranışın çok makbul bir davranış olduğunu.
O YILLARDA ŞİMDİKİ GİBİ çocuk bezleri yoktu.Anneler,kaput ya da amerikan bezleri dedikleri,sık dokunmuş,
beyaz bir bezden bir kaç metre ya dokurlar,ya da satın alırlar,20 santimetre genişliğinde,30-40 santimetre uzunluğunda parçalar keserler ve bu bezin üzerine,AŞIKAYA(kırmızı bir toprağın çıktığı bir yer) denilen yerden kazdıkları kalburla eledikleri bu toprağı sac'ın üzerinde kızdırıp,mikroplarını öldürdükten sonra sererler ve de çocuğunkıçına ve ön tarafına gelececek şekilde bağlarlardı.Çocuk işini yapınca çok kolay bir biçimde gübreliğe dökerler,kalan bezi,köyün ortak kullandığı tek su kaynağı olan pınarda(BUNARDA) pınar taşında alemin gözü önünde yıkarlardı.Hayatta övündüğüm şeylerden birisi de,belki hiç bir köylümün benim kakamı görme şerefine nail olmamış olmalarıdır.Bana büyüklerimin anlattıkları böyle şimdiye kadar.Ama hepsi halen hayattalar.Her an
bir hata varsa düzeltme şanslarına sahipler.Eğer öyle bir durum varsa
tüm büyüklerimden ve de köylülerimden özür dilemek boynuma farzdır..
Sözü neden bu kadar uzattığım biraz sonra anlaşılacaktır.İsterseniz sözün sonunu,ya da bloğun finalini ikinci bloğa bırakalım...
lanet olsun böyle bir hafıza,şey ediyor beni.
Herşeyin normali güzeldir.Anormal,adı üzerine normal değil
böyle olunca sıkıyor beynimi.Allahım n'olur,boşalt şu beynimi dediğim anlar çok oluyor..
1952-53 yılları.,dosdoğru,terslik dediğimiz gübreliğe gidiyorum ve erkek çocuk olduğum halde,boydan giydirilen fistanımı,kaldırıyor ve çömeliyorum uygun bir yere.Hacetimi defeyledikten sonra tıpış tıpış eve dönüyorum.Bilmiyorum ki bu yaptığım davranışın çok makbul bir davranış olduğunu.
O YILLARDA ŞİMDİKİ GİBİ çocuk bezleri yoktu.Anneler,kaput ya da amerikan bezleri dedikleri,sık dokunmuş,
beyaz bir bezden bir kaç metre ya dokurlar,ya da satın alırlar,20 santimetre genişliğinde,30-40 santimetre uzunluğunda parçalar keserler ve bu bezin üzerine,AŞIKAYA(kırmızı bir toprağın çıktığı bir yer) denilen yerden kazdıkları kalburla eledikleri bu toprağı sac'ın üzerinde kızdırıp,mikroplarını öldürdükten sonra sererler ve de çocuğunkıçına ve ön tarafına gelececek şekilde bağlarlardı.Çocuk işini yapınca çok kolay bir biçimde gübreliğe dökerler,kalan bezi,köyün ortak kullandığı tek su kaynağı olan pınarda(BUNARDA) pınar taşında alemin gözü önünde yıkarlardı.Hayatta övündüğüm şeylerden birisi de,belki hiç bir köylümün benim kakamı görme şerefine nail olmamış olmalarıdır.Bana büyüklerimin anlattıkları böyle şimdiye kadar.Ama hepsi halen hayattalar.Her an
bir hata varsa düzeltme şanslarına sahipler.Eğer öyle bir durum varsa
tüm büyüklerimden ve de köylülerimden özür dilemek boynuma farzdır..
Sözü neden bu kadar uzattığım biraz sonra anlaşılacaktır.İsterseniz sözün sonunu,ya da bloğun finalini ikinci bloğa bırakalım...
7 Aralık 2010 Salı
Tam hatırlamıyorum ama yine 4-5 yaşlarındaydım
saırım.Karnım sabah akşam ağrıyor,habire ağrıyor.Annem arada bir e
liyle karnımı ovalıyor.Geçti mi diye sorunca ,geçmese bile geçti diyorum.O bir anlık da olsa anne şefkatini kaybetmemek için.
Tabi ağrılar devam ediyor.Bir kaç gün sonra ağrı
nın nedeni ortaya çıkıyor.O zamanlar biz çocuklar dört tarafı çevreli,bir de kapısı olan,bir metre kareden daha küçük ve ortasında
bir delik,deliğin altında yumurtalarını ,bazen kesip etini yediğimiz tavukların dolaştığı,MEMİŞHANE dediğimiz helaya pek gitmez,hayvanların gübrelerini döktüğümüz;TERSLİK adını verdiğimiz gübre yığınlarının üzerine gider ve çişimizi,kakamızı yapar,kıçımızdan çıkanı ayan beyan görür seyrederdik.
Bir kuşluk vaktiydi.Tersliğe gittim.Kakamı yap
tım.Allahım o da ne,bembeyaz,hem de dört beş tane ,parmak uzunluğunda solucanlar birbirlerine sarılmışlar,gün ışığında nereye
geldik dercesine sağa sola kıvrılıp duruyorlar.
Çok korkmuştum.Hemen koşup anneme haber
verdim.Annem hiç heyecanlanmadı.Niçin heyecanlansın ki,bana gelin
ceye kadar beş(benden sonra üç=9) çocuk doğurmuş kadın için solu
can nedir ki.Fasa fiso.Bu çocuklardan üçü ilk yaşlarında ölmüş olsa bile.....Neyse sorup soruşturuldu .Aç karnına kabak çekirdeği yemem
münasip görüldü.Ben her gün tersliğe gidiyorum,üçer beşer solucanları tersliğe hediye ediyorum,özgürlüklerine kavuşturuyorum.
Günden güne zayıflıyorum,gücüm dermanım tükeniyor.
Bir sabah uyandığımda kendimi çok kötü hissettim.Ölümü filan bildiğim yok.Bilsem kesin ölüyorum derdim.
Acayip midem bulanıyor,gözlerim kararıyor,başımdaki tavan dönüyor.İçmden kusmak geldi,kendimi odanın kapısından dışarıya zor attım.Öğürüyorum,öğürüyorum,ağzımdan yeşil sudan başka bir
şey gelmiyor.Ama biliyorum ve hissediyorum ki,içerimde bir yerlerde
bir top,bir gülle var dışarı çıkmak istiyor.O çıkmadıça benim rahata kavuşmam,iyileşmemin mümkünatı yok.Annem ha gayret az kaldı,ha
di bir daha diye beni teşvik ediyor.
Son bir gayretle içimdekini dışarı püskürtüyorum.Aman Allahım,o da ne.Bir birine sarılmış,irili ufaklı
en az yirmi tane solucan adeta yuvarlak bir top olmuş kımıl kıml dans ediyorlar.
Emil Zola.Fransız Natüralist yazar.Ünlü Jerminal romanını yazmak için,bulunduğu semtten ayrılır,yazarlık kimliğini terkeder ve kömür ocaklarına işçi olarak yazılır.Tam yedi sene o işçilerin arasında,işçilerin sefaletini yaşar.Ve de o işçilerin se
faletini,yaşadığı ortamı öylesine canlı anlatır ki:Kitabı yayınlandığında
ünlü eleştirmenlerden birisi,ertesi günkü eleştiri köşesinde aynen şu
nu der:Bu kitabı 57 sayfasına kadar okudum.Daha fazla okuyamaya-
cağım,okursam kusacağım,çünkü bu kitap baştan aşağı bok kokuyor.
Ben Emil zoladan yüz yıl sonra yaşadım.Söyleyin
doğru söyleyinşimdi.Pek bir fark var mı arada.Üstelik yaşadığım yer
Ege'nin bir köyü.
saırım.Karnım sabah akşam ağrıyor,habire ağrıyor.Annem arada bir e
liyle karnımı ovalıyor.Geçti mi diye sorunca ,geçmese bile geçti diyorum.O bir anlık da olsa anne şefkatini kaybetmemek için.
Tabi ağrılar devam ediyor.Bir kaç gün sonra ağrı
nın nedeni ortaya çıkıyor.O zamanlar biz çocuklar dört tarafı çevreli,bir de kapısı olan,bir metre kareden daha küçük ve ortasında
bir delik,deliğin altında yumurtalarını ,bazen kesip etini yediğimiz tavukların dolaştığı,MEMİŞHANE dediğimiz helaya pek gitmez,hayvanların gübrelerini döktüğümüz;TERSLİK adını verdiğimiz gübre yığınlarının üzerine gider ve çişimizi,kakamızı yapar,kıçımızdan çıkanı ayan beyan görür seyrederdik.
Bir kuşluk vaktiydi.Tersliğe gittim.Kakamı yap
tım.Allahım o da ne,bembeyaz,hem de dört beş tane ,parmak uzunluğunda solucanlar birbirlerine sarılmışlar,gün ışığında nereye
geldik dercesine sağa sola kıvrılıp duruyorlar.
Çok korkmuştum.Hemen koşup anneme haber
verdim.Annem hiç heyecanlanmadı.Niçin heyecanlansın ki,bana gelin
ceye kadar beş(benden sonra üç=9) çocuk doğurmuş kadın için solu
can nedir ki.Fasa fiso.Bu çocuklardan üçü ilk yaşlarında ölmüş olsa bile.....Neyse sorup soruşturuldu .Aç karnına kabak çekirdeği yemem
münasip görüldü.Ben her gün tersliğe gidiyorum,üçer beşer solucanları tersliğe hediye ediyorum,özgürlüklerine kavuşturuyorum.
Günden güne zayıflıyorum,gücüm dermanım tükeniyor.
Bir sabah uyandığımda kendimi çok kötü hissettim.Ölümü filan bildiğim yok.Bilsem kesin ölüyorum derdim.
Acayip midem bulanıyor,gözlerim kararıyor,başımdaki tavan dönüyor.İçmden kusmak geldi,kendimi odanın kapısından dışarıya zor attım.Öğürüyorum,öğürüyorum,ağzımdan yeşil sudan başka bir
şey gelmiyor.Ama biliyorum ve hissediyorum ki,içerimde bir yerlerde
bir top,bir gülle var dışarı çıkmak istiyor.O çıkmadıça benim rahata kavuşmam,iyileşmemin mümkünatı yok.Annem ha gayret az kaldı,ha
di bir daha diye beni teşvik ediyor.
Son bir gayretle içimdekini dışarı püskürtüyorum.Aman Allahım,o da ne.Bir birine sarılmış,irili ufaklı
en az yirmi tane solucan adeta yuvarlak bir top olmuş kımıl kıml dans ediyorlar.
Emil Zola.Fransız Natüralist yazar.Ünlü Jerminal romanını yazmak için,bulunduğu semtten ayrılır,yazarlık kimliğini terkeder ve kömür ocaklarına işçi olarak yazılır.Tam yedi sene o işçilerin arasında,işçilerin sefaletini yaşar.Ve de o işçilerin se
faletini,yaşadığı ortamı öylesine canlı anlatır ki:Kitabı yayınlandığında
ünlü eleştirmenlerden birisi,ertesi günkü eleştiri köşesinde aynen şu
nu der:Bu kitabı 57 sayfasına kadar okudum.Daha fazla okuyamaya-
cağım,okursam kusacağım,çünkü bu kitap baştan aşağı bok kokuyor.
Ben Emil zoladan yüz yıl sonra yaşadım.Söyleyin
doğru söyleyinşimdi.Pek bir fark var mı arada.Üstelik yaşadığım yer
Ege'nin bir köyü.
Kaydı Yayınla
3 Aralık 2010 Cuma
2 Aralık 2010 Perşembe
Düşlerim
Yıl 1953,Ölüm nedir belki ilk kez açık seçik algıla-
dığım yıldır.Daha önce 1951 de üç yaşımdayken,sevdiğim iki kişiyi kaybettimse de,açık seçik algılayamadım.
Dedemle bizim evi,bir at arabasının anca geçebile-
ceği dar bir sokak ayırır.Evlerin üzeri toprak örtülü.Duvarlar usta yapımı olmadığından yamru yumru.Duvarların kenarlarına yine düzgün olmayan sekiler ilave edilmiş.Bu sekilerde komşular otururlar
gün boyu sohbet ederler veya daha doğrusu dedikodu ederler.
Yaz günüydü sanıyorum.Mahalede bir kalabalık
bir kalabalık......Sokağa bir kazan koymuşlar kazanda sular kaynamak
ta.Şaşılacak iş.Biraz sonra ortaya garip bir tahta getirdiler ve dedemi
onun üzerine boylu boyunca uzattılar.Dedemin üst tarafı çıplak.Göbe
ğinden alltına doğru bir bez,alt tarafı yine çıplak.
Babam eline balkabağından oyulmuş bir kabı alıyor ve kazandan sıcak suyu alıp alıp dedemin vücuduna döküyor.
Elinde bir lif var,sabunu köpürtüp köpürtüp dedemin vücudunu ovalıyor.Hayret ki hayret.Ben sekinin en tepesine çıkmış,kalabalığın tepesinden,sinema izler gibi(henüz sinemayla tanışıklığım yok.) izli
yorum.Hayret ki hayret,dedemden en küçük bir tepki yok.Sorduğum
da deden öldü dediler ve biraz sonra büyük büyük adamlar,dedemi bir kutuya koydular,doğru camiye.Birisi caminin toprak damından
ezana benzer fakat ezandan daha güzel acıklı acıklı bir şeyler söyledi.
Meğer ölümlerde sela,yahut sala denilen türküye benzeyen bir ilahi
söylemek adeti varmış.
Büyükler namaza girdiler,çıktılar,daha sonra yüksekçe bir taşın üstüne bıraktıkları sandukanın önüne geldiler.Bir
kez daha namaza durdular.Yalnız bu namaz,annemin babamın kıldığı namaza pek benzemiyordu.Annem ve babam namaz kılarken kah ayakta durur,kah eğilir,kah yerlere yatarlardı.Bunlar öylecene dimdik
ayakta durdular,bir süre sonra başlarını sağa sola çevirip namazı ta--
mamladılar.Sonrasında(sonracığıma) sandukayı omuzlayıp mezarlı-
ğa götürdüler.Derin bir çukur ilişti gözüme.....Dedeciğimi o çukura ba
bacığım bizzat kendi eliyle yerleştirdi.Evcilik oynar gibi sağını solunu tahtalarla kapladı,örttü.Sonracığıma,çukurdan çıkıp küreği eline alarak ilk torakları dedemin üzerine atmaya başladı.Daha sonra amca
larım,komşularım küreği alarak dedemin üzerini toprakla örtme yarışına giriştiler.O kadar hızlı ve şevkle,istekle toprak atıyorlardı ki dedemin üzerine,o gün kim birinci oldu bilemedim.
O günden sonra ne zaman dedemin evine gitsem,dede
mi ocak başında bir daha görmedim.Ama biliyordum artık:Dedem kı-
ran dediğimiz yerdeki mezarlıkta toprak altında yatıyordu.O kadar toprağın altından ben bile çıkamazdım,dedem nasıl çıksındı.............
dığım yıldır.Daha önce 1951 de üç yaşımdayken,sevdiğim iki kişiyi kaybettimse de,açık seçik algılayamadım.
Dedemle bizim evi,bir at arabasının anca geçebile-
ceği dar bir sokak ayırır.Evlerin üzeri toprak örtülü.Duvarlar usta yapımı olmadığından yamru yumru.Duvarların kenarlarına yine düzgün olmayan sekiler ilave edilmiş.Bu sekilerde komşular otururlar
gün boyu sohbet ederler veya daha doğrusu dedikodu ederler.
Yaz günüydü sanıyorum.Mahalede bir kalabalık
bir kalabalık......Sokağa bir kazan koymuşlar kazanda sular kaynamak
ta.Şaşılacak iş.Biraz sonra ortaya garip bir tahta getirdiler ve dedemi
onun üzerine boylu boyunca uzattılar.Dedemin üst tarafı çıplak.Göbe
ğinden alltına doğru bir bez,alt tarafı yine çıplak.
Babam eline balkabağından oyulmuş bir kabı alıyor ve kazandan sıcak suyu alıp alıp dedemin vücuduna döküyor.
Elinde bir lif var,sabunu köpürtüp köpürtüp dedemin vücudunu ovalıyor.Hayret ki hayret.Ben sekinin en tepesine çıkmış,kalabalığın tepesinden,sinema izler gibi(henüz sinemayla tanışıklığım yok.) izli
yorum.Hayret ki hayret,dedemden en küçük bir tepki yok.Sorduğum
da deden öldü dediler ve biraz sonra büyük büyük adamlar,dedemi bir kutuya koydular,doğru camiye.Birisi caminin toprak damından
ezana benzer fakat ezandan daha güzel acıklı acıklı bir şeyler söyledi.
Meğer ölümlerde sela,yahut sala denilen türküye benzeyen bir ilahi
söylemek adeti varmış.
Büyükler namaza girdiler,çıktılar,daha sonra yüksekçe bir taşın üstüne bıraktıkları sandukanın önüne geldiler.Bir
kez daha namaza durdular.Yalnız bu namaz,annemin babamın kıldığı namaza pek benzemiyordu.Annem ve babam namaz kılarken kah ayakta durur,kah eğilir,kah yerlere yatarlardı.Bunlar öylecene dimdik
ayakta durdular,bir süre sonra başlarını sağa sola çevirip namazı ta--
mamladılar.Sonrasında(sonracığıma) sandukayı omuzlayıp mezarlı-
ğa götürdüler.Derin bir çukur ilişti gözüme.....Dedeciğimi o çukura ba
bacığım bizzat kendi eliyle yerleştirdi.Evcilik oynar gibi sağını solunu tahtalarla kapladı,örttü.Sonracığıma,çukurdan çıkıp küreği eline alarak ilk torakları dedemin üzerine atmaya başladı.Daha sonra amca
larım,komşularım küreği alarak dedemin üzerini toprakla örtme yarışına giriştiler.O kadar hızlı ve şevkle,istekle toprak atıyorlardı ki dedemin üzerine,o gün kim birinci oldu bilemedim.
O günden sonra ne zaman dedemin evine gitsem,dede
mi ocak başında bir daha görmedim.Ama biliyordum artık:Dedem kı-
ran dediğimiz yerdeki mezarlıkta toprak altında yatıyordu.O kadar toprağın altından ben bile çıkamazdım,dedem nasıl çıksındı.............
Kaydol:
Yorumlar (Atom)








