27 Aralık 2010 Pazartesi

Düşlerim.HAŞHAŞ TARLASI

Önceki bloğumda,yatağıma çişlediğimi ve bu çişin sorumlusu olarak
ağabeyimin görüldüğünü anlatmıştım.

Şimdi kaldığım yerden devam edeyim.Bu yatağa çiş yapmalar öyle
bir iki kez olsa,burada anlatmaya kalmazdım.Çünki vaka-yı adiyedendir,bir iki kezlik
olaylar.Benimkisi beşi onu geçti,kırkları ellileri buldu.
En favori çiş yapma sahnem şu:Rüyamda Kod farkından dolayı iki katlı gibi gözüken,üzeri toprak ile örtülü,komşumuzun kullanılmayan bir evi var.
Yine kot farkından dolayı kolayca tırmanabiliyoruz bu binaya.Üzerinde otlar çıkan,çiçekler açan bu toprak örtülü binalar bizim oyun mekanımız.O dambaş(toprak örtülü yer) senin ,bu dambaş benim,dam üstünden dam üstüne atlayarak,köyün üçte bir evini,avlularını gezdiğimi bilirim.

Neyse konuyu fazla dağıtmayayım,Komşumuz Yaşlı kadının(lakabı TİNGİR idi her ne anlama geliyorsa) dambaşına,ben,ağabeyim,komşumuzun biri ağabeyimden büyük,biri benden küçük üç oğluyla çıkar,aşağıda bulunan bize ait olan dambaşa işeme yarışı başlatırdık.Kim en uzağa sidiğini gönderirse yarışı o kazanırdı.Rüyalarımda çişim öyle şiddetli gelirdi ki değil aşağıdaki dambaş,onun on metre ilerisindeki avluya bile eriştirirdim çişimi.
İşte ne olursa olur,o an uykudan uyanır,bakardım ki yatağımda yanıbaşımdaki ağabeyimin üzerine çiş yapmışım veya yapmaya devam etmekteyim. O anki suçluluk
duygularımı bugünkü duygularımla anlatmama imkan yok.Dünyanın en büyük suçunu işleyen ben,üstelik çişini erken söyleme konusunda herkesin takdirini kazanan ben,babama,anneme,büyük abilerime ve hatta komşularıma nasıl hesap
verebilirdim. Bu yüzden uslca yana kayardım.Zavallı ağabeyim,benim çiş yaparak ıslattığım yerin üzerine hop diye yuvarlanırdı.Zaten don giymediğimizden,benim bir
iki yerim ıslanmış olarak az bir hasarla bu durumdan kurtulmam her zaman mümkündü.Üstelik,ÇİŞ2li yerleri ellerimle sıkar,apışaramda sabaha dek kuruturdum.Sabah kerkenden kalkar günlük giysimi giyer,geceki giysimi de bir yerlere tıkıştırırdım

Ağabeyimin uykusu derindi.Evde en geç o uyanırdı.Uyandığında da yattığı yer ıslak olurdu.Tabi ki ev halkından bir alay fırça.


Yine böyle ağabeyimi bir güzel ıslattığımın sabahında.Ağabeyim eşeğin semerinde ,ben arkasında,heybeye günlük yiyeceklerimizi ve içeceğimiz suyu yüklemiş,annemiz yanıbaşımızda,köyümüzün camisi yanından geçmekteyiz. O günlerde köylüye duyurulacak duyuruları,köy bekçisi caminin toprak damına çıkar,birkaç teneke ve çinko parçasıyla çevirdikleri,minareye benzetmek istedikleri
bir yerden yüksek sesle:''Duyduk duymadık demeyin ha!Bugün ......olacak'' köy halkına duyururlardı.

Yavuz hırsız ev sahibini bastırır hesabıyla;o an aklıma geliverdi yatağı
ıslattığım.Ama suç ağabeyimin üstünde ya.Ağabeyime durdur eşeği ben ineceğim dedim.Ne yapacaksın dedi.Minareye çıkacağım dedim.Ne yapacaksın dedi.
''Duyduk duymadık demeyin köylüler,bugün ağabeyim..........yavuz,yatağına çiş yaptı,herkes duysun ha''diye bağıracağım diyerek bir iyice kızdırdım.Bu kızdırmamı tekrarlaya takrarlaya HAŞHAŞ(afyon )tarlasına vardık.

Yoğun bir işgünü,annem,babam,büyük abilerim,ablam afyon sakızını almakla meşguller. Tarlanın alt başında çalışıyorlar.Ben bahsettiğim ağabeyimle tarlanın üst başında elimizde sapan kuş avlıyoruz.O zamanlar şimdiki gibi
pantalonlarda kemer yok.Kalın bir örgü ip veya sicimle pantalonu(pontur) ilmek yaparak bağlıyoruz.Ancak nasıl olduysa olmuş benim ilmek kördüğüm olmuş.


Bir sıkıştım,elim hemen ilmeğe gitti.Hay körşeytan ay.Kördüğüm
olmuş çözülmez bir türlü.Ağabeyüme yardım et diyorum.Ne yardımı diyor.Şimdi sen Ponturuna bir sıçta bak akşama ben minarede :''Duyduk duymadık demeyin ha!Ali yavuz ponturuna sıçtı ha! Bütün köylüler duysun ha!'' nasıl tellal çağıracağım bak gör diyor.Ondan umudu kesince,tarlanın öbür ucundaki,anneme ablama,canım çıkıyormuşçasına yetişin,yetişin sıçıyorum diye bağırmaya başladım.Aramızda çok değil 50 metrelik bir mesafe var.Kendimi öylesine sıkıyorum ki iki gözlerimden yaşlar geliyor.Ablam durumun cidiyetini kavradı,yüz metre yarışçısı gibi fırladı. Fakat ne yazık ki yetişemedi.On metre kala ıstırabım dindi.Ablama içi dolmuş PONTURU çıkar
mak düştü.İşin garibi.Köylerde ,hele kırlarda,kişinin ikinci bir giysisi yoktur.

Benim pontur az bir su ile azıcık temizlendi,güneşe serildi. O kuruyuncaya dek,ben insanlardan uzak ağaç altlarında gizlendim.Ama ağbeyimpeşim
den ayrılmıyor,donsuz Ali,Donsuz Ali.Donuna şıçan Ali diye kızılderililer gibi çevremde tur atıyor.

Belki inanmayacaksınız ama o günden sonra bir daha yatağıma çiş yapmadım.

Kimbilir,güpegündüz donuma doldurmakla,bilinç altımdaki suçluluk duygusu herkesin gözü önüne serildi ve ben de bu büyük vicdan azabından kurtulduğum için çiş yapmaya son verdim.

14 Aralık 2010 Salı

Düşlerimin Torunu



Bir torun düşlemiştim.Güzelce,eli yüzü düzgün.

Ama bu kadar güzelini de beklemiyordum.Doğ-

rusu.Şu gözlere bakar mısınız......
Posted by Picasa

10 Aralık 2010 Cuma

Düşlerim-Gaz Lambası.



GAZ LAMBASI


Bugün zengi evlerinde dekoratif malzeme olarak kullanılmakta.Oysa çocukluğumda
yine zegin evlerinde veya misafir geldiğinde kulanılan,kullanılabilen bir aydınlatma aracı idi.verdiği ışık
25 vatlık ampülü geçmez idi.Ama o zamanlar,lamba yandığı anda eve güneş doğmuş gibi gelirdi bize.Çün-
kü,bunun küçüğü olan kandil,mum ışığı kadar da aydınlık vermezdi ve biz genellikle kandil kullanırdık.
Bir gaz lambasının bir haftada yaktığı gazı,bir kandil bir kaç ayda tüketemezdi.GAZ'ın OKKASI tam 65
KURUŞTU.
Posted by Picasa

9 Aralık 2010 Perşembe

Düşlerim...

Geçen blogda Çocuk bezlerinden bahsetmiştim.Ben ,kakamı ve çişimi iki yaşından itibaren söylemeye başlamışım.Benden iki yaş büyük olan abimin,ben kakamı ve çişimi söylerken hala altı bağlanıyormuş.Bu durum köydeki anneler için büyük bir iş gücü kaybı demek.Düşümebiliyormusunuz.Abim,beş yaşında altı bağlı,ben üç yaşında altı bağlı değil (ve bir de bağlı olduğunu düşünün)küçük kardeşim bir yaşında onun da altı bağlı.
köyde tek akar su bir pınar,o da yaz günlerinde küçük parmak kalınlığında akıyor ve de bütün köy halkı bu pınardan su içtikleri gibi,köydeki bütün canlı mahlukat,kedisinden,köpeğinden,tavuğun--
dan,eşeğinden,öküzünden,mandasından daha da ileri gideyim mi börtüsünden böceğinden hatta karıncasından ve de hatta peygamber devesinden(onun da bir hikayesi vardır,ayrı bir blog konusudur.) su içerler,bu pınara mahkumdurlar.Çocuklar kakasını ve çiçini ne kadar erken söylerse,bütün cümle mahlukat ona duacı olur.Yaani bir yerde cennetleri garantidir.Bu gün göğsümü gere gere diyebilirim ki!!!Benim cennetialadaki yerim,börtü böceklerin duaları sayesinde hazırdır.

Küçükken kakamı ve çişimi erken söyleyişim anne ve babamın hatta büyük abilerimin nazarında bana büyük bir itibar kazandırmıştı.Annemin ağabeyime ,kazık kadar oldun şu çocuktan örnek al demeleri,gururumu müthiş okşuyordu.

Gelgelelim,6-7 yaşlarına geldim.Anne ve babam dini eği
time aldılar ağabeyimle ikimizi.Süphanekeden başlayıp tüm namaz dualarını papağın ezberlediği gibi ezberlettiler.Ama bir yandan da
cennet ,cehennem,azrail,zebani,gayya kuyusu,sırat köprüsü gibi,di
nin çocuklara öğretilmemesi gereken ne kadar şeyi varsa öğrettiler.

Aman Allahım ,o da ne her gece sırat köprüsünde yürüyo-
rum.Altımda minare boyu alevler.Çok dikkatli yürümem lazım.Dua ediyorum.Nolur Allahım beni düşürme !Görüyorsun yaşım çok küçük,hiç günah işlemadim,beni bağışla falan diyorum.Duam kabul olmuyor,KILDAN İNCE,KILIÇTAN KESKİN olan o SIRAT KÖPRÜSÜ
nden hop diye aşağğı düşüyorum.Bu arada ben ve iki ağabeyim aynı yatakta yanyana uzanmış,üzerimizde tek yorgan.Picama ve don bilmiyoruz.Gündüz kıyafetimiz olan bir fistan var üzerimizde.

Uyanıyorum bakıyorum ki işemişim veye işemeye devam ediyorum.Bazen fistanım sıyrılmış oluyor,direk abimin üstüne.Eğer durum öyleyse kendimi şanslı hissediyorum.Çünkü sabaha hesap verme korkusu yok.Çünkü çişi yapan ağabeyimdir,bütün deliller ortada.Lamı cimi yok.Şek ve şüphe yok.
Ancak bazen,fistanıma çiş yapıyorum,durum feci.Sabaha nasıl hesap vereceğim.Bırak hesap vermeyi,onca yıldır,çi
şini kakasını erkenden söyleyen bir çocuk olmanın onuru yok olacak
yani bugünkü deyimle karizma çizilecek......Esas önemli olan benim için buydu.Bu yüzden,fistanım ıslanmışsa;iki elimle bayağı bir güzel
bir gram su kalmayıcaya kadar sıkıyor ve uzağa ,daha uzağa doğru yuvarlanıyorum.Zavallı ağabeyim benim peşisıram benim çiş yaptığım yere yuvarlanıyor.Benim fistan sabaha kuruyor.Ama pamuk döşek suyu çektiği için kurumuyor.Sabahleyin erken kalkıyorum.Ağabeyim
uyumakta.Ağabeyimi kaldırıp bakıyorlar,yine bin bir azar.sen eskiden de böyleydin. Zavallı ağabeyim,bu dünyada bendeki en büyük hakkın budur,bunu nasıl ödeyeceğimi ,kusurumu,suçumu nasıl affetireceğimi bilemiyorum.Ama diyorum,beş yaşındaki,yedi yaşındaki çocuğun da suçu,günahı mı olurmuş deyip teselli bululuyorum.

Sen ne diyorsun ağabey beni affediyor musun?
Biliyorum,sende 7 veya 9 yaşındaydın,senin de hiç suçun ,günahın yoktu,Hatta daha ileri gidersek,annemin ve babaın da günahı yoktu.Çünkü onlar da anne ve babalarından böyle bir eğitim almışlardı...
Bu konu sonraki final bölümü ile sona erecek.sakın kaçırmayın..................

Düşlerim...

Üç veya dört yaşlarından beri,hatırlıyorum her şeyi.
lanet olsun böyle bir hafıza,şey ediyor beni.
Herşeyin normali güzeldir.Anormal,adı üzerine normal değil
böyle olunca sıkıyor beynimi.Allahım n'olur,boşalt şu beynimi dediğim anlar çok oluyor..


1952-53 yılları.,dosdoğru,terslik dediğimiz gübreliğe gidiyorum ve erkek çocuk olduğum halde,boydan giydirilen fistanımı,kaldırıyor ve çömeliyorum uygun bir yere.Hacetimi defeyledikten sonra tıpış tıpış eve dönüyorum.Bilmiyorum ki bu yaptığım davranışın çok makbul bir davranış olduğunu.

O YILLARDA ŞİMDİKİ GİBİ çocuk bezleri yoktu.Anneler,kaput ya da amerikan bezleri dedikleri,sık dokunmuş,
beyaz bir bezden bir kaç metre ya dokurlar,ya da satın alırlar,20 santimetre genişliğinde,30-40 santimetre uzunluğunda parçalar keserler ve bu bezin üzerine,AŞIKAYA(kırmızı bir toprağın çıktığı bir yer) denilen yerden kazdıkları kalburla eledikleri bu toprağı sac'ın üzerinde kızdırıp,mikroplarını öldürdükten sonra sererler ve de çocuğunkıçına ve ön tarafına gelececek şekilde bağlarlardı.Çocuk işini yapınca çok kolay bir biçimde gübreliğe dökerler,kalan bezi,köyün ortak kullandığı tek su kaynağı olan pınarda(BUNARDA) pınar taşında alemin gözü önünde yıkarlardı.Hayatta övündüğüm şeylerden birisi de,belki hiç bir köylümün benim kakamı görme şerefine nail olmamış olmalarıdır.Bana büyüklerimin anlattıkları böyle şimdiye kadar.Ama hepsi halen hayattalar.Her an
bir hata varsa düzeltme şanslarına sahipler.Eğer öyle bir durum varsa
tüm büyüklerimden ve de köylülerimden özür dilemek boynuma farzdır..

Sözü neden bu kadar uzattığım biraz sonra anlaşılacaktır.İsterseniz sözün sonunu,ya da bloğun finalini ikinci bloğa bırakalım...

Düşlerim......

7 Aralık 2010 Salı

Tam hatırlamıyorum ama yine 4-5 yaşlarındaydım
saırım.Karnım sabah akşam ağrıyor,habire ağrıyor.Annem arada bir e
liyle karnımı ovalıyor.Geçti mi diye sorunca ,geçmese bile geçti diyorum.O bir anlık da olsa anne şefkatini kaybetmemek için.

Tabi ağrılar devam ediyor.Bir kaç gün sonra ağrı
nın nedeni ortaya çıkıyor.O zamanlar biz çocuklar dört tarafı çevreli,bir de kapısı olan,bir metre kareden daha küçük ve ortasında
bir delik,deliğin altında yumurtalarını ,bazen kesip etini yediğimiz tavukların dolaştığı,MEMİŞHANE dediğimiz helaya pek gitmez,hayvanların gübrelerini döktüğümüz;TERSLİK adını verdiğimiz gübre yığınlarının üzerine gider ve çişimizi,kakamızı yapar,kıçımızdan çıkanı ayan beyan görür seyrederdik.

Bir kuşluk vaktiydi.Tersliğe gittim.Kakamı yap
tım.Allahım o da ne,bembeyaz,hem de dört beş tane ,parmak uzunluğunda solucanlar birbirlerine sarılmışlar,gün ışığında nereye
geldik dercesine sağa sola kıvrılıp duruyorlar.

Çok korkmuştum.Hemen koşup anneme haber
verdim.Annem hiç heyecanlanmadı.Niçin heyecanlansın ki,bana gelin
ceye kadar beş(benden sonra üç=9) çocuk doğurmuş kadın için solu
can nedir ki.Fasa fiso.Bu çocuklardan üçü ilk yaşlarında ölmüş olsa bile.....Neyse sorup soruşturuldu .Aç karnına kabak çekirdeği yemem
münasip görüldü.Ben her gün tersliğe gidiyorum,üçer beşer solucanları tersliğe hediye ediyorum,özgürlüklerine kavuşturuyorum.
Günden güne zayıflıyorum,gücüm dermanım tükeniyor.

Bir sabah uyandığımda kendimi çok kötü hissettim.Ölümü filan bildiğim yok.Bilsem kesin ölüyorum derdim.
Acayip midem bulanıyor,gözlerim kararıyor,başımdaki tavan dönüyor.İçmden kusmak geldi,kendimi odanın kapısından dışarıya zor attım.Öğürüyorum,öğürüyorum,ağzımdan yeşil sudan başka bir
şey gelmiyor.Ama biliyorum ve hissediyorum ki,içerimde bir yerlerde
bir top,bir gülle var dışarı çıkmak istiyor.O çıkmadıça benim rahata kavuşmam,iyileşmemin mümkünatı yok.Annem ha gayret az kaldı,ha
di bir daha diye beni teşvik ediyor.

Son bir gayretle içimdekini dışarı püskürtüyorum.Aman Allahım,o da ne.Bir birine sarılmış,irili ufaklı
en az yirmi tane solucan adeta yuvarlak bir top olmuş kımıl kıml dans ediyorlar.
Emil Zola.Fransız Natüralist yazar.Ünlü Jerminal romanını yazmak için,bulunduğu semtten ayrılır,yazarlık kimliğini terkeder ve kömür ocaklarına işçi olarak yazılır.Tam yedi sene o işçilerin arasında,işçilerin sefaletini yaşar.Ve de o işçilerin se
faletini,yaşadığı ortamı öylesine canlı anlatır ki:Kitabı yayınlandığında
ünlü eleştirmenlerden birisi,ertesi günkü eleştiri köşesinde aynen şu
nu der:Bu kitabı 57 sayfasına kadar okudum.Daha fazla okuyamaya-
cağım,okursam kusacağım,çünkü bu kitap baştan aşağı bok kokuyor.

Ben Emil zoladan yüz yıl sonra yaşadım.Söyleyin
doğru söyleyinşimdi.Pek bir fark var mı arada.Üstelik yaşadığım yer
Ege'nin bir köyü.
Kaydı Yayınla

3 Aralık 2010 Cuma



2007 Mahmutpaşa cıvıl cıvıl..........
Posted by Picasa



2007,İstanbul Beyazıt Meydanı .İki siyahın arasında bir sorun var
gözüküyor.Sarışın da hakem galiba...
Posted by Picasa


1965 17 Mayıs,Gençlik ve spor bayramı provası.
Soldan ayaktakiler.İbrahim Çorbacıoğlu,Müjdat Savran,
M.Salih Basmacı,Mustafa Gökdoğan,Mustafa Akkaya,
Abdurahman korkut,
Oturanlar;Nuri gökçe,Mahmut çandır,Mehmet Doğan,
Mansur Yumuşak,Zeki Gümüşel,Ali Yavuz(ben)
Posted by Picasa



Bildiğim ikinci resmim.1963.
Masumiyetin fotoğrafıdır.
Posted by Picasa




1964-65 gibi ..Abim Ziya iki çocuğu ve eşi,Ablam saadet iki çocuğu,
Babam ve annem.Ön sırada sondan 1 numara mehmet,2 numara ali(ben)
3 numara Abdullah.Baştan iki Numara Hüseyin fotorafı çekti.
Posted by Picasa



1964 Denizli lisesi Leyl-i Meccani günleri.Arkadaşım Mustafa
gökdoğan ile.....
Posted by Picasa


Eşim Gülerle,2008 Bayram sabahı,oglumuzun evi.İstanbul-Ataköy..
Posted by Picasa





Hayata ikinci başlayışım.6 Ağustos 1971.Balıkesir.
Posted by Picasa


Kızım yeşim (Medya Direktörü) bir zamanlar böyle idi.
Posted by Picasa

2 Aralık 2010 Perşembe

Düşlerim

Yıl 1953,Ölüm nedir belki ilk kez açık seçik algıla-
dığım yıldır.Daha önce 1951 de üç yaşımdayken,sevdiğim iki kişiyi kaybettimse de,açık seçik algılayamadım.

Dedemle bizim evi,bir at arabasının anca geçebile-
ceği dar bir sokak ayırır.Evlerin üzeri toprak örtülü.Duvarlar usta yapımı olmadığından yamru yumru.Duvarların kenarlarına yine düzgün olmayan sekiler ilave edilmiş.Bu sekilerde komşular otururlar
gün boyu sohbet ederler veya daha doğrusu dedikodu ederler.

Yaz günüydü sanıyorum.Mahalede bir kalabalık
bir kalabalık......Sokağa bir kazan koymuşlar kazanda sular kaynamak
ta.Şaşılacak iş.Biraz sonra ortaya garip bir tahta getirdiler ve dedemi
onun üzerine boylu boyunca uzattılar.Dedemin üst tarafı çıplak.Göbe
ğinden alltına doğru bir bez,alt tarafı yine çıplak.

Babam eline balkabağından oyulmuş bir kabı alıyor ve kazandan sıcak suyu alıp alıp dedemin vücuduna döküyor.
Elinde bir lif var,sabunu köpürtüp köpürtüp dedemin vücudunu ovalıyor.Hayret ki hayret.Ben sekinin en tepesine çıkmış,kalabalığın tepesinden,sinema izler gibi(henüz sinemayla tanışıklığım yok.) izli
yorum.Hayret ki hayret,dedemden en küçük bir tepki yok.Sorduğum
da deden öldü dediler ve biraz sonra büyük büyük adamlar,dedemi bir kutuya koydular,doğru camiye.Birisi caminin toprak damından
ezana benzer fakat ezandan daha güzel acıklı acıklı bir şeyler söyledi.
Meğer ölümlerde sela,yahut sala denilen türküye benzeyen bir ilahi
söylemek adeti varmış.

Büyükler namaza girdiler,çıktılar,daha sonra yüksekçe bir taşın üstüne bıraktıkları sandukanın önüne geldiler.Bir
kez daha namaza durdular.Yalnız bu namaz,annemin babamın kıldığı namaza pek benzemiyordu.Annem ve babam namaz kılarken kah ayakta durur,kah eğilir,kah yerlere yatarlardı.Bunlar öylecene dimdik
ayakta durdular,bir süre sonra başlarını sağa sola çevirip namazı ta--
mamladılar.Sonrasında(sonracığıma) sandukayı omuzlayıp mezarlı-
ğa götürdüler.Derin bir çukur ilişti gözüme.....Dedeciğimi o çukura ba
bacığım bizzat kendi eliyle yerleştirdi.Evcilik oynar gibi sağını solunu tahtalarla kapladı,örttü.Sonracığıma,çukurdan çıkıp küreği eline alarak ilk torakları dedemin üzerine atmaya başladı.Daha sonra amca
larım,komşularım küreği alarak dedemin üzerini toprakla örtme yarışına giriştiler.O kadar hızlı ve şevkle,istekle toprak atıyorlardı ki dedemin üzerine,o gün kim birinci oldu bilemedim.

O günden sonra ne zaman dedemin evine gitsem,dede
mi ocak başında bir daha görmedim.Ama biliyordum artık:Dedem kı-
ran dediğimiz yerdeki mezarlıkta toprak altında yatıyordu.O kadar toprağın altından ben bile çıkamazdım,dedem nasıl çıksındı.............

28 Kasım 2010 Pazar

Düşünüyorum da:çocukluğumun 3-5 yılında anımsadıklarım,hadi haksızlık yapmayayım,ilk 3-10 yılında anımsadıklarım,tüm ömrümden daha fazla
gibime geliyor.Aslında bunda garipsenecek bir şey de yok.... Çünkü bir insan on dil de bilse,tüm rüyalarını ana
dilinde görür.Demek oluyor ki asıl olan,ilk çocukluktur.
Bu yüzden de ben,uykularımın yarısı
nı rüya görerek geçirirken,rüyalarımın yüzde sekseni ha
la ,son yedi yılda bir kez bile gitmediğim köyümde geçer

Bilmem sözü bu kadar uzatmak da doğru mudur.Be adam söyleyeceğini söyle artık.Peki ba
şa dönelim.1953 yıllarına geri dönelim.Henüz beş yaşındayım.Babamın babası yani baba dedem,ak sakallı
nur yüzlü,dünya tatlısı bir adam.Beni her gördüğünde,
kucağına alıp,sımsıkı sarıp sarmalayıp öpen ve Oh benim koca oğlum dedikten sonra ya bir lokum veya bir
kesme şeker veren NAMI DİĞER MOLLA OSMAN.Mol-
lalığı yedi yıl Aydın Medresesinde tahsil görmesinden --
geliyor.O yıllarda değil yedi yıl tahsil görmek,arapça el-
ifbayı(yani alfabeyi)sökenler proföser muamalesi görü-
yorlar.Onu çoğu kez bir defter sayfası büyüklüğündeki duvara oyulmuş olan cam penceresinin dibinde,ocağın hemen kenarında kuran okurken,aslında kuran da değil
belki muska kitapları,ilmühal v.b kitapları okurken gö-
rürdüm.Ocağın hemen yanıbaşındaydı bu pencere ve inanmazsınız belki,ağustos ayı dahi olsa o ocak belli belirsiz yanar,bir iki köz bana göz kırpardı.Bu ocakta da
yılların ateş ve isin karattığı bir fincanlık cezve fokurdar
dı.O cezvedeki kahveyi fincana bir döküşü ve ilk yudu-
munu alırken içine çektiği nefesi anlatmak NAMÜMkün
Ben bazen sokak kapısından içeri girerken duyardım de
demin kahveden ilk yudum aldığı sesini.
Şu anda dünyadaki bütün gurmeler bana şu yemek şöyle lezzetli,şu şarap şöyle güzel diye -
kırk saat anlatsalar hem vallahi hem billahi dedemin o
kahveden aldığı lezzetin onda birini almıyorlardır.
Büyüdüm adam oldum,dedem gibi kahve içmeye ,onun gibi tad almaya çalıştım.Ama asla
o tadı alamadım.Yani NAMÜMKÜN...............................
Çünkü o yarı loş aydınlık ve isli ocak dekoru yoktu hiç
bir yerde.Şunu anladım ki,yaşanılan olaylarda dekor
çok ama çok önemli.Ve bu yüzden zaman zaman düşün
müşümdür kendi kendime,ben tiyatrocu olsaydım her-
halde çok başarılı olurdum...Bazen 5 yıldızlı otelde bulamadığım bir lezzeti ve rahatlığı,bir köy evindeki kurufasülye,bulgur pilavı,sirkeli turşu ve odayı baştanbaşa kuşatan bir kerevette bulduğum çok olmuş
tur.İnanın öyle anlarda kendimi CENNETİALAYA gitmi
şim de bana huriler hizmet ediyormuş duygularına ka-
pılmışımdır.Bunda da rahmetli anamın kırk yılın başın
da bir yaptığı ama her allahın günü yaptığı bulguraşının
büyük payı olduğunu gözardı etmemem gerek.Bulguraşı
O tam bir hikaye,ne bir hikayesi belki on hikaye konusu olacak bir konu.Yeri gelirse elbette ona da ucundan kıyı
sından dokunulacaktır.Zaten dokunmuş bulunuyoruz bi
le................
Ve Dedemin kahvesi....Dedeme gittiğim
de ,hayret bazen dedem kahve içmezdi.Beni görünce --
gözleri parlar,bu kez alelusul öpüp kokladıktan sonra elime beş on kuruş sıkıştırır doğru bakkala yollar ve kes
me şeker,yahut kahve aldırırdı.Bugün anlıyorum ki garibim saatlerdir bir gelen olsa da şu kahvemi içsem
diye beklemekte.Dedem o yıllarda seksen beş yaşında.
Ama bana sorarsanız o günlerde değil seksenbeş,yüz seksen beş yaşında.DEDEKORKUT'tan bile(bilem) yaşlı.Köyümüzde bile'ye bilem dediğimiz şu an aklıma geldi.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Düşlerim

Sanıyorum önceki blogta birkaç yıl uzun atlama yaptım.Komşumuz ve annemin amcası olan İdris
amca1951 yılında bir cinayete kurban gitmişti.Ve ben üç
yaşında iken hem bu cinayete,hem otopsiye tanık olmuş
tum.Bir çocuk için ne büyük bir travma değil mi.Şimdiki
günleri düşünün.Anneler,babalar şu filmi çocuğunuza göstermeyin.Ne olurmuş,çocuğun psikolojisi bozulurmuş.Çocuğunuza kötü söz söylemeyin,sert davranmayın ,ne olurmuş psikolojisi bozulurmuş.Valla
biz iki tokat değil,eşek sudan gelinceye kadar dayak ye--
dik yine de psikolojimiz bozulmadı.Ve sapına kadar demokrat bir insan olduk icabında.Çocuklarıma fiske vurmadım.Ha iyi mi oldu?Affedersin neredeyse başımın
üstüne sıçacaklar...Takdir yüce kamuoyunundur...

Nerede kalmıştık.Yıl 1951.Henüz üç yaşındayım.Ablam benden dört yaş büyük olduğuna göre 7 yaşında.
Gözlerimin önünden gitmeyen manzara
şu:Kapızın önündeki meydanlıkta,çocukların sek sek oynamak için çizdiği,dikdörtgen şeklindeki çizgiler..
Çizgilerin dışında yassı bir taş.Oyuncu bir kaç kız.Taşı elleriyle ilk kare veya diktörtgenin içine koyuyorlar.sonra tek ayak üstünde bir kareden ötekine,
hatta gücü yetiyorsa iki kare birden ötekine iletiyorlar.Ama o zaman ,tek ayak üstünde iki kare zıplamak gerek.Taş çizgide kalırsa oyuncu yanıyor.
İŞte yedi yaşındaki ablam,1950 doğumlu,benden 2 yaş küçük kardeşimi,çarşaflar ve kolandediğimiz yassı ve kalın iplerle sırtına bağlamış
ve sek sek oyununu başarı ile icraa etmekte.
Ne oldu biliyor musunuz?Konu bir film yönetmeninin eline geçse mutlaka ödül alacak bir film çıkarır bundan.9-10 aylık kardeşim 1951 yılında,İdris Amcamın arkasından öldü.Ve fakat ölmedn önce kardeşim bir kaç kere kustu.Kusmukların içinden,ablamın tomar tomar saçları çıktı.Ablam oyun oynarken,zavallı kardeşim ,sırtında sürekli olarak onun
saçlarını yemiş............................

18 Kasım 2010 Perşembe

Düşlerim


Sadece bizde değil,Çevremizde 300-500 kilometre karelik bir alanda yırtıcı hayvan gören yoktu o güne dek.Nasıl oluyordu da,büyüklerimiz,gözleriyle görmüşçesine bize o korkunç hayvanları anlatıyoyorlar ve ben ve benim gibi arkadaşların yataklarını ıslatmalarına izin veriyorlardı.Bir arkadaşımızın gece korkuları lise yıllarına dek devam etti.Tabi yatağını ıslatması da.Çok şükür benimki ilkokulu bitirme yıllarında sona erdi.Çünkü artık hikaye
ve masal okumaya başlamıştım.Nelerin gerçek ,nelerin masal olabileceğine dair fikirlerim oluşmaya başlamıştı.
Ve fakat o yıllarda çektiklerimi ben bilirim.Ne korkunç yıllardı yarabbim.
O yıllarda--1952-1958- köye ayıcılar gelirdi.Ayıcı,ayının burnuna bir zincir(köylümüz ZENCİR der) geçirmiş zinciri yavaş veya hızlı çekerek ,arada bir elindeki sopayla ayıya vurarak ayıya yön verir.Ayıya ''Göster bakalım,küçük hanımlar hamamda nasıl bayılırlar''der .Ayıcık hemen sırt üstü yatar.Bütün millet Kahkahalarla güler.Ayıcı ,ayısına öğrettiği tüm marifetleri
gösterdikten sonra,ayıyı oynatırken çaldığı tefi,halkın arasında gezdirir(dolaştırır dememi bekliyorsunuz doğal olarak) topladığı paralarla bir başka köye doğru yola çıkar. Yola nçıkar da,akşama olan bana olur.Çünkü büyüklerimizin anlattığına göre,ayı oynarken gördüğü güzel kızları,gelinleri,çocukları unutmazmış.Akşam olunca gelir,onları uykusundayken sırtına alır ve dağlara,mağarasına kaçırırmış.

O günlerde altı kardeş ve annem babam aynı odada toplam üç dört yatakta yatardık.Herkes horul horul uyurken ben uyumamak için kendimle mücadele ederdim
bilirdim ki,uyuduğumda ayı gelecek ve beni sırtına bindirip mağarasına götürecek.Evdeki tek ışık olan GAZ LAMBASI çoktan sönmüştür.Uyumadığım halde ben karşıkı duvarda ayıyıcanlı
imişçesine görmekteyim.Bağırmak isterim seim çıkmaz.Koşmak isterim,dizlerimden aşağısına bir sıcaklık yayılır,felç olmuşçasına kıpırdyamam.Olan yatağa olur........


10 Kasım 2010 Çarşamba

DÜŞLERİM

Ve sevgili kardeşim Osmanı(hani doğar doğmaz ,sen niye doğdun,sen öl Osman dediği Annemin)kaybettiğimi anlatmıştım geçen yazıda.
Henüz sekiz yaşındaydım,Osmanın yokluğuna alışmaya çalışıyordum.Henüz bir hafta geçmemişti ki,insanların cuma namazından sonra,köyümüzün dağın eteğinde ve biraz da kot farkı olan yüksekçe bir yerinde olan mezarlığa doğru koştuğunu:''Osmanın mezarını ANDIK (sırtlan)açmış ''dediklerini duydum.Ko-
şanların en önünde de benden iki yaş büyük ağabeyim Abdullah vardı.Ve en önce de mezara o ulaştı.Mezar henüz taze olduğu için kazmak kolaydı.Mezarda bir elin gireceği kadar bir delik açılmıştı.Muhtemelen bir yılan tarafından açılmıştı.Ağabeyim kolunu soktu deliğe.Osmana ulaştığını ve yerinde yattığını söyledi.Bütün ahali derin bir oh çekti.

Oysaki köyümüzde orman olmadığı için,hiç kimsenin bir tane olsun kurt,çakal,sırtlan,domuz ,ayı ve hatta tilki gördüğünü duyan olmamıştır.
Ama kış gecelerinde anlatılan masallarda canavarlardan ,ayılardan ,andıklardan bol kahraman yoktu.Ben kaç geceler bu korkunç kahramanlar tarafından kaçırıldım,yatağıma işedim rüyalarımda.....

7 Kasım 2010 Pazar

Düşlerim

Komşumuz olan,annemin öz amcası ve onun eşi olan Kel Eşe ile ilgili ,sonraları anlattığı olaylar,onların benim hayalimdeki gibi in
sanlar olmadığını bana gösterdi.Meğer bu komşularımız,bizler henüz dünyada yokken,annem ve babam kıra dağa gittiklerinde evimizdeki,ambarımızdaki ürü
ne,kümesteki yumurtamız ortak olurlarmış.Yetişkin,delikanlı dört oğlu bir kızı varmış.Kavga etseler bizimkiler dayak yiyecekler!!!!!!!!!! Annem böyle bir günün sonunda Allaha yalvarmış:''Allahım ne olur bana altı tane oğlan ver ,şunların hakkından gelsin''

Annem hay yalvarmaz olaydım diye anlatır.İkişer yıl arayla altı oğlan üç kız......Haydi bakalım Ümmühan büyüt de görelim der.

Kızlardan ikisi bir yaşlarına basmadan,oğlanın biri dört yaşında ölür...Hele oğlanın doğumu ve ölümü ilginçtir....1956 yılında doğduğunda''Osman sen niye doğdun''keşke ölü doğsaydın diye seslenir yeni doğan ve son çocuğu olacak kardeşime.Tanrı bunu duyar ve bir kenara kaydeder.Benden sekiz yaş küçük olan bu kardeşim deanneme inat sanki,üç yaşını bitirinceye kadar tek kelime konuşmaz,tek adım atmaz.Her nasılsa dört yaşının ilk günlerinde dili bir çözülür,sanki yııllardan beridir konuşmakta.Hiç kimseleri konuşturmaz.Bir yürümeye,koşmaya başlar tutabilene aşkolsun.Evin son çocuğu,en sevileni ,en
şımartılanı olur............... Günlerden bir gün,kardeşim ateşlenir,nazar değdi buna diye babam okur üfler...Geçmeyince muska yazar...Yine geçmeyince dördüncü veya beşinci gün,22 kilometre uzaklıktaki ilçeye götürülür....Götürülürken içimde bir yerler cızzzzzzzz eder,acır......Aynı gün kardeşim ölü olarak eve döner....Annemin PUNTA dediği kardeşim zatürre olmuştur.Hastahaneye(sağlık
ocağına) vardıklarında doktor hemşirelere pensilin iğnesi vurmalarını söyler...Annemin kucağında kardeşime iğneye basarlar.Beş dakikaya varmadan
kardeşim sizlere ömür....
Ama annem hiç bir zaman doktorları,hemşireleri suçlamadı.Onu ben öldürdüm,çünkü doğmasını istememiştim.Hatta doğduğunda ilk cümlem sen niye doğdun Osman,sen öl demiştim diye ömür boyu kendini suçladı.Bize de Allaha karşı gelmeyin,o ne yaparsa doğru yapar diyerek öğüt verirdi.

5 Kasım 2010 Cuma

Düşlerim

Benim hayatımda keller hep baş rol oynamıştır...Kel Eşe üç dört yaşlarımın kahramanıdır anlattığı masallardan dolayı.....Daha sonra Kel Emine,daha sonra da Kel Osman gelir.....Ayrıca meşhur Kel Oğlan Rüştü asyalı'yı saymazsak.onu saymayalım ne de olsa akran sayılırız.............................
Kel Eşe,annem,ablam,ağabeylerim,her gece bir çuval pamuk kozasını dişleriyle kıra kıra,bir yığın pamuk öbeği oluştururlardı.Yatma saati gelince herkes esner oooo vakit gece yarısı olmuş,haydi Allah rahatlık versin deyip bitişik eve giderdi misafirlerimiz.Gelişte ayrı bir tören,gidişte ayrı bir tören uygulanırdı.Kaldı mı böyle bir uygulama ve bu uygulama haftada bir değil her Allahın günü yapılırdı.... Kaçtı göç eyledi Afşar Elleri misali....Geleneklerimiz,göreneklerimiz birer birer kaçtı,göç eyledi.Allahım ya sabır!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! Neredeydik nerelere geldik.........

Ortaya yığılan pamuk,kozası açılmadığı ve güneş yüzü,yağmur yüzü gözü görmediği için kıvır kıvır,yumuşacık ve adeta ipek gibidir.En makbul pamuk da odur...Ertesi günü annem koluna bir tutam pamuğu dolamışve çarpı işaretini aynısı iki ağaç üst üste getirimiş,ortasından delinmiş,delik olan yerden kurşun kaleme benzeyen üçüncü bir ağaç geçirilmiş
Kirman(kİRMEN) denilen ve bir tür çıkrık sayılabilecek bir araç sayesinde pamuk ipliği üretmeye başlar.O iplikle bize çoraplar örer.Oysaki biz pamuk çorap istemeyiz.Köyümüzün kışları sert geçer....Kar bir yağdı mıydı üç ay yer-
den kalkmaz.Pamuk çorap ısıtmaz,zenginler hep yün çorap giyer.Çünkü onların koyunları vardır,yaz mevsiminde koyunlarını kırkarlar,yani traş ederler ve o yünleri ile çorap örereler....
Annem artan pamukları yatak veya minder olarak doldurur..Ama söyleyeyim 4 dekar yerden ancak ve ancak 30 kilo pamuk elde edilirdi.Çünkü pamukların boyu bir karışı geçmez,kimisi burada,kimisi üç metre ileride boynu bükük size bakar dururdu.....


Pamuk ve Mıır benim ilk sevdalı olduğum bitkiler.......... Onları bugün ege ovalarında boylu poslu görünce ilk göz ağrısına rastlamış bir aşık gibi içim içime sığmaz,gözlerim dolar....Ve şimdi göz pınarlarımdan iki damla yaş süzülmekte....Allahım,garazın (annemin deyişi ile GAREZİN) bize mi
idi.Her türlü yoksulluğu ve acıyı bize tattırdın.... O devirde Anadolu insanı sana nasıl isyan etmedi!!!!!!!!!!!!!!!!

DÜŞLERİM

Ve Rahmetli Amcam İdris Demir,aramızdan ayrılınca,üç oğlu,bir kızı ve de eşi yapayalnız kaldılar.Bir kaç yıl köyde ne yaptılar,nasıl geçindiler,kan davası sorunları oldu mu? İnanın bu sorun yazıyı yazarken şu an aklıma geliverdi....Yalnız hatırımda kalan,uzun kış geceleri ve İdris amcanın
hanımı Kel Eşe'nin bizim evde ocak başında ,bir isli kandilin eşlik ettiği,uzun uzun canavarlarla,Kaf Dağları,zümrüdü anka kuşları ile dolu masallarıdır.Zümrüdü anka kuşu,masal kahramanını sırtına alır,gak deyince et,guk deyince süt verir,masal kahramanımız....Ancak uçuşun bitimine çok az kala,Gak deyince ,masl kahramanımızdaki et tükenir ve tabanından bir parça keserek zümrüdü anka kuşuna verir.Zümrüdü anka kuşu eti yemez ve dilinin altına kıstırır.Son gücünü harcayarak,okyanusu aşmış ve dile gelmiştir:''Ey insan oğlu,ben ölüyorum,gücüm tükendi.son verdiğin et bir insan oğluna aitti,sanıyorum ki sana aitti.al bu eti kestiğin yere yapıştır der ve ruhunu teslim eder.

Rahmetli Kel Eşe(muhtemeldir ki saç kıran gibi bir hastalığa yakalandığından,saçları azalmıştır) ne bilsin ki üç dört yaşındaki bu çocuğa anlattığı masal çocuğun ruhunda altmış yıl sonra yaşamaya devam edecek.....
Kel Eşe seni çok özledim.Hatırımda sadece yuvarlacık hatların kaldı.Şimdi hangi cennettesin???????????

Köyümüz,900 rakımlı,dağ eteğinde kurulmuştur.Annem babamı zorlar,illa bir kaç dönüm pamuk ektirirdi:Pamuk su ister,çapa ister...
Bizim köyün Allahla arası hiç iyi değildir.Pamuk ekildikten sonra bir kez bile yağmaz,yağarsa bile,mutlaka köylünün çok istediği ve hasat etmek üzere olduğu bir ürüne zarar vermek içindir....Ve bu konuya ayrıca değineceğimçbu arada da rahmetli ennemi yadedeceğim...........Ah anneciğim ah!!!!!Ne çok anımız var seninle................................

İşte bu uzun kış gecesinde Kel Eşe bir taraftan masalını anlatırken,kör kandilin ışığı bir yandan,ocakta yanan,eşek boku ve saman karışımı ateşin ışığı bir yandan,ağzına aldığı,yağmursuzluktan,gelişememişlikten ötürü kozasını açamayan pamuk kozasını dişleriyle kırmaya çalışırdı.Sadece Kel Eşe değil,annem,ablam,ağabeylerim evde kim varsa...Ben hariç...Benim dişlerim var mıydı ???? Orası ayrı bir konu.....

4 Kasım 2010 Perşembe

Şimdi gelelim sadede,yani konunun özüne.Beni seven,bana lokum
veren annemin amcası,kanlar içinde yerde yatıyordu son gördüğümde.Aynı
gün mü,bir sorası mıydı bilemiyorum.Caminin önünde büyük bir kalabalık
toplanmış,camiye insanların girmesine izin verilmiyor.

Bir ara camiden bir köpek,ağzında bir et parçasıyla çıktı,büyük büyük adamlar köpeği yakalamaya çalıştıysa da başaramadılar.Köpek karnını doyurdu.Yıllar sonra bana anlatılanlardan öğrendim ki;Köpeğin ağzındaki et parçası beni seven,bana lokum veren annemin amcasına aitmiş.Yapılan otopsi
sırasında görevlilerin dalgın bir anından yararlanan köpek ziyafet parçasını kapıp kaçmış.

Burada anormal bir durum yok gözüküyor.Dünyanın her yerinde rastlabilecek bir olay deyip geçebiliriz.....Ve lakin,Rahmetli amcam,sağlığında sık sık bir sözü tekrar edermiş:BEN ÖLDÜKTEN SONRA,İSTERSENİZ KÖPEKLERE YEDİRİN BENİ........

Ne desem acaba? Takdiri ilahi mi?

3 Kasım 2010 Çarşamba

Düşlerim

Yıl 1951 Yukarıda beni şefkatle öpen komşumuz,cebinden çıkardığı bir lokumu elimi tutuşturdu.Olamaz,olabilemez böyle bir lezzet.Sabah
yağsız tarhana çorbası,öğlen ve akşam bulgur aşı (bulgur pilavının sulusu.Aynısını yapmak için bu yaz yazlıkta uğraştım.ölçü olarak bire dört ,bire beş su kesmedi,bire altı koyunca,rahmetli annemin meşhur bulgur aşına benzeyen bir yemek elde edebildim....)ile beslenen ben için ,bu adam cennetten
gönderilen bir iyilik meleği olup çıktı.Meğer bu adam annemin öpöz amcasından başkası değil miymiş.....Tabi ben amca dayı ne bilmiyorum.....

Anlattığım bu olaydan çok değil bir kaç gün sonraydı.Benden iki yaş büyük olan ağabeyim Abdullah ile,köyün iki büyük meydanından birisinde,bağa mı gidiyorduk,bağdan mı geliyorduk bilemeyeceğim...Birden bir
kaç el silah sesi duyduk.Baktık,bana lokum veren o iyilik meleği adam yere düştü.
Vücudundan kanlar akmaya başladı.Sanki o an baenim vücudum bıçakla kesildi,oluk gibi kan akmaya başladı.O gün bu gündür,kendi vücudumdan oluk gibi kanlar aksa hiç ama hiç acı duymam.Ama ne zaman yanımdaki birinden ufacık bir çizikten kan aksa bayılacak gibi olur,bayılma raddelerine gelirim....
Ve insanların birbirlerinin kanını nasıl akıttıklarına şaşarım.....

Düşlerim

Y1l 1951 Hnüz üç yaşımı doldurdum,doldurmadım.Bana göre uçsuz bucaksız bir avlu içinde bir evimiz var......Avlunun bir kenarında,bir gübrelik,gübreliği eşeleyen tavuklar ,horozlar....Bitişik evi ayıran yüksek bir duvar ve duvarların üzerinde çalı çırpı........

Sanıyorum,köylülerin kuşluk vakti dedikleri bir saatti.Yanımda annem mi,yoksa benden dört yaş büyük olan ablam mı vardı bilemiyorum.Yanımızdaki evin kapısı önündeyim.Ki o evi masallardaki gizemli şatolar gibi hep merak etmişimdir.... İşte o kapının önündeyim.Kapı
öyle büyük ve öyle görkemli ki,yüzlerce kovbay filmi seyretmişimdir .Amerika
da,Meksikada,binlerce hayvanın kaldığı o çiftliklerin hiç bir kapısı bana o ka
dar görkemli gelmemiştir....Kapının kanatları sonuna dek açılmış,merak etteiğim bitişik ev gizlerini önüme sermişti.Bizim evden daha geniş bir bahçe ve fakat illaki o kapı......Kapının üzerinde tepsi büyüklüğünde güneşe benzeyen demir--
den bir şekil ve üzerinde halka biçiminde bir tokmak....Yine kapının üzerinde
avuç içi genişliğinde yan yana yüzlerce demirden işaretler......Sanıyorum zenginliği ve görkemi komşularına böyle ifade etmek istemişler........................

Kapının açık kanatları arasında bir adam,yaşlı mı yaşlı(her halde 55-60 olmalı...Oysa şu anda 63 yaşındayım ve kendimi hiç de yaşlı bulmuyorum) bir adam.Ama nasıl uzun bir adam.Boyu sanki minareden uzun....
Ben evin gizemine ,kapının görkemine kendimi kaptırmışken,tabakasından çıkardığı tütünü elindeki beyaz kağıda döküp sigara saran bu adam:''Beni kucağına alıp sıkı sıkı sarıp sarmalayarak,oh benim oğlum kocaman olmuş deyip,
acıtırcasına beni öpüp kokladı.Hayatımdaki ilk tatlı ve şefkatli öpüş olarak bunu anımsıyorum.Bu öpüş için şu an neleri vermezdim,bilemezsiniz....Hayatta tekrar edilemeyecek anlar vardır ya.Hani derler ya :İŞTE O AN.....Gerçekten öyle.Tek--rar edilebilemez O AN....

Düşlerim



Yıl 1951 henüz 3 yaşını doldurdum,doldurmadım....Evimizin bitişiğinde çifte kanatlı kapılı bir ev var.....Kapının üzerinde yumruk gibi ,güneşe benzeyen bir şekil var.İki kapı da ardına kadar açılmış ve tabakasından çıkardığı

tütünü elleriyle bir kağıda döküp,dudaklarıyla ıslattıktan sonra sigaraya dönüştütmeye çalışan bir adam...... Bu arada ben de annemle miyim yoksa benden 4 yaş büyük olan ablamlamıyım bilemiyorum...... Nasıl oldu bilmiyorum,bana bir minare yüksekliğinde görünen bu adam beni kucakladı:''oh benim oğlum,büyümüş de kocaman olmuş deyip,sıkıca sarıp öpüp kokladı'' İlk şe

fkati ,sevgiyi o zaman tattım diyebilirim.........

2 Kasım 2010 Salı

Altmışından sonra saz çalınmaz.........

Sözün doğrusunun kırkından sora olduğunu elbette biliyorum da,kendime uyarlıyorum................ 55 yaşında ehliyet aldım,60 yaşında bilgisayar öğrendim,61 yaşında blog yazmaya başladım............Eskilerin diliyle herhalde ''nevi şahsına münhasır'' bir insanım....Ama bloguma gelen giden olmayınca sıkıldım,ilk heves çabuk geçti.....Çocukluk yıllarımda takıldım kaldım..Aslında anlatılması gerekli,anlatmadıkça huzur bulamayacağım konular var...Başkalarının bloglarını okurken aşka geliyorum ve yazıyı döşeniyorum.Kendi bloguma gelince üşeniyorum.Birisinin kulağımı çekmesi mi gerek acaba?
En son yazdığım blogda üç dört yaşlarımda kalmıştım...İnanılacak gibi değil ama,üç dört yaşlarımdaki anılarım oniki onüç yaşımdaki anılarımdan kat kat fazla....Sanıyorum,kişilik o yaşlarda gelişiyor.Belli bir yaştan sonra insan başına buyruk oluyor ve çevrede olup bitenler onu pek ırgalamıyor.....

15 Nisan 2010 Perşembe

Amerikada yaşayan Türkiyeliye 2

birkaç gün aradan sonra yeniden merhaba.bıktırmamak gerekir çünkü......


Konumuz olan köy,Ege'nin İzmir'den sonra en kalkınmış,Anadolu kaplanı unvanıyla anılan Denizli ilinin Çivril ilçesi'nin Sarılar köyü................İlçeye uzaklığı 22 kilometredir.Dağ yamacına kurulmuştur.evlerin durumuna göre rakım 850-900 metre arasındadır.Yukarı mezarlık tabir edilen yerde rakım 910 metreyi bulur.

Köyün tarihi Türklerin Malazgirt Zaferi(1071) ile Anadoluya girişine kadar uzanır.........Aslı yörüktür.Yörüklerin Aydınlı tabir edilen koluna mensuptur.......

Köyün ilk kurulum yeri ovada (Baklan Ovası) olup,Osmanlının duraklama ve gerileme devrinde ortaya çıkan Celali isyanları döneminde ,eşkiyaların ve vergi memurlarının sık sık köyü basıp,köylünün nesi var nesi yoksa almasından bıkan köylünün,şimdiki
köyümüzün bulunduğu(o zamanlar dağlık ve sık ormanlarla kaplı)alana göç etmesiyle kurulmuştur.Eşkiya da ,vergi memuru da artık köye uğramaz olmuş,uğrasa da köylüyü bulamaz olmuştur..

Köyümüzün ovada üç,şimdiki bulunduğu yerde üç mezarlığı vardır.sanırım toplam 8-9 bin civarında mezarı vardır.Mezarların çoğu Ortaasyadaki balbal tabir edilen taşlardan ibarettir.Taşların üzerinde herhangi bir yazı yoktur.Mezar taşlarının bazıları,insan büyüklüğüne ulaşır.Çocukluğumda ayak yoluna çıkınca mezrlığa doğru baktığımda,özellikle geceleri,her bir mezar taşı,şeytana,canavara,deve dönüşür,iliklerime kadar titrerdim.Tabi pek çok geceler de yatağımı ıslatırdım.Yatağımı ıslatma hikayelerim pek çoktur,yeri gelirse anlatırım...............

Çocukluğumda çatısı tuğlalı ev sayısı beş altıyı geçmezdi..
o evlere hanay derdik.diğer evler ve damlar,üzeri toprakla örtülmüş,bir evin
dambaşından diğerine geçmek suretiyle bütün bir mahalle dolaşılabilinirdi.
şu anda neredeyse köyün evlerinin yarısı çatıları tuğla ile örtülü...................
1960 larda 900 olan köy nüfusu bugün 350 ye düşmüş durumda.Çok üzücü bir durum.

Sevgiler..........

11 Nisan 2010 Pazar

amerikada yaşayan bir türkiyeliye......

Müsemma kızım!


Kızım diyorum çünkü benim gerçek kızım Yeşim 1975,oğlum yaman 1971 doğumlu.Sen ise belki torunum olacak yaştasın...........

Türkiyeyi bırakıp bilim uğruna ta Amerikalara gitmişsin.arştırma konunda köyler imiş.İnşallah çalışmalarının sonucunda ,köylerimizin kalkınmasına ışık tutarsın.

Bundan iki sene kadar önce DÜŞLERİM adlı bir blog yazmaya başladım ilk hevesle ,beş-altı yazıdan sonra bıraktım.Senin ,Ali Amca ;köyü biraz daha anlat isteğin üzere ,o bloğa bir kaç yazı daha ilavesi şart oldu.

Türkiyede köylerin geri kalması üzerine,benim sana yazacaklarım,kendi köyüm ve kendi yaşamımdır............Yaşar Kemal'e sormuşlar:Niçin hep Çukurova'yı,niçin hep Adana'yı yazıyorsun diye....O da ,çünkü eniyi bildiğim yer orasıdır cavabını vermiş......

Sarılar Köyü ve köydeki yaşamımı iletiler biçiminde sana ileteceğim.vaktin olursa okursun.İletileri okuyup okumadığını,görüşlerini sormayacağım.ancak sıkılırsan ,Ali Amca ben yeterli bilgiyi aldım ,teşekkür ederim gibi nazik bir cevapla gönderileri bitirebilirim...............

Sevgiler........................

22 Şubat 2010 Pazartesi

bir zamanlar



resme bakın.....bir zamanlar kartaldı diye bir söz vardır hani........bu da öylesi

bir resim işte.saçların gürlüğüne bakın.bir de bu günkü halime.cahit sıtkı boşuna

dememiş :benim mi allahım bu çizgili yüz diye otuz beş yaş şiirinde....garibim 35 ya
şını bile kendisi için korkunç bulmuş..........
Posted by Picasa