Düşünüyorum da:çocukluğumun 3-5 yılında anımsadıklarım,hadi haksızlık yapmayayım,ilk 3-10 yılında anımsadıklarım,tüm ömrümden daha fazla
gibime geliyor.Aslında bunda garipsenecek bir şey de yok.... Çünkü bir insan on dil de bilse,tüm rüyalarını ana
dilinde görür.Demek oluyor ki asıl olan,ilk çocukluktur.
Bu yüzden de ben,uykularımın yarısı
nı rüya görerek geçirirken,rüyalarımın yüzde sekseni ha
la ,son yedi yılda bir kez bile gitmediğim köyümde geçer
Bilmem sözü bu kadar uzatmak da doğru mudur.Be adam söyleyeceğini söyle artık.Peki ba
şa dönelim.1953 yıllarına geri dönelim.Henüz beş yaşındayım.Babamın babası yani baba dedem,ak sakallı
nur yüzlü,dünya tatlısı bir adam.Beni her gördüğünde,
kucağına alıp,sımsıkı sarıp sarmalayıp öpen ve Oh benim koca oğlum dedikten sonra ya bir lokum veya bir
kesme şeker veren NAMI DİĞER MOLLA OSMAN.Mol-
lalığı yedi yıl Aydın Medresesinde tahsil görmesinden --
geliyor.O yıllarda değil yedi yıl tahsil görmek,arapça el-
ifbayı(yani alfabeyi)sökenler proföser muamalesi görü-
yorlar.Onu çoğu kez bir defter sayfası büyüklüğündeki duvara oyulmuş olan cam penceresinin dibinde,ocağın hemen kenarında kuran okurken,aslında kuran da değil
belki muska kitapları,ilmühal v.b kitapları okurken gö-
rürdüm.Ocağın hemen yanıbaşındaydı bu pencere ve inanmazsınız belki,ağustos ayı dahi olsa o ocak belli belirsiz yanar,bir iki köz bana göz kırpardı.Bu ocakta da
yılların ateş ve isin karattığı bir fincanlık cezve fokurdar
dı.O cezvedeki kahveyi fincana bir döküşü ve ilk yudu-
munu alırken içine çektiği nefesi anlatmak NAMÜMkün
Ben bazen sokak kapısından içeri girerken duyardım de
demin kahveden ilk yudum aldığı sesini.
Şu anda dünyadaki bütün gurmeler bana şu yemek şöyle lezzetli,şu şarap şöyle güzel diye -
kırk saat anlatsalar hem vallahi hem billahi dedemin o
kahveden aldığı lezzetin onda birini almıyorlardır.
Büyüdüm adam oldum,dedem gibi kahve içmeye ,onun gibi tad almaya çalıştım.Ama asla
o tadı alamadım.Yani NAMÜMKÜN...............................
Çünkü o yarı loş aydınlık ve isli ocak dekoru yoktu hiç
bir yerde.Şunu anladım ki,yaşanılan olaylarda dekor
çok ama çok önemli.Ve bu yüzden zaman zaman düşün
müşümdür kendi kendime,ben tiyatrocu olsaydım her-
halde çok başarılı olurdum...Bazen 5 yıldızlı otelde bulamadığım bir lezzeti ve rahatlığı,bir köy evindeki kurufasülye,bulgur pilavı,sirkeli turşu ve odayı baştanbaşa kuşatan bir kerevette bulduğum çok olmuş
tur.İnanın öyle anlarda kendimi CENNETİALAYA gitmi
şim de bana huriler hizmet ediyormuş duygularına ka-
pılmışımdır.Bunda da rahmetli anamın kırk yılın başın
da bir yaptığı ama her allahın günü yaptığı bulguraşının
büyük payı olduğunu gözardı etmemem gerek.Bulguraşı
O tam bir hikaye,ne bir hikayesi belki on hikaye konusu olacak bir konu.Yeri gelirse elbette ona da ucundan kıyı
sından dokunulacaktır.Zaten dokunmuş bulunuyoruz bi
le................
Ve Dedemin kahvesi....Dedeme gittiğim
de ,hayret bazen dedem kahve içmezdi.Beni görünce --
gözleri parlar,bu kez alelusul öpüp kokladıktan sonra elime beş on kuruş sıkıştırır doğru bakkala yollar ve kes
me şeker,yahut kahve aldırırdı.Bugün anlıyorum ki garibim saatlerdir bir gelen olsa da şu kahvemi içsem
diye beklemekte.Dedem o yıllarda seksen beş yaşında.
Ama bana sorarsanız o günlerde değil seksenbeş,yüz seksen beş yaşında.DEDEKORKUT'tan bile(bilem) yaşlı.Köyümüzde bile'ye bilem dediğimiz şu an aklıma geldi.
28 Kasım 2010 Pazar
27 Kasım 2010 Cumartesi
Düşlerim
Sanıyorum önceki blogta birkaç yıl uzun atlama yaptım.Komşumuz ve annemin amcası olan İdris
amca1951 yılında bir cinayete kurban gitmişti.Ve ben üç
yaşında iken hem bu cinayete,hem otopsiye tanık olmuş
tum.Bir çocuk için ne büyük bir travma değil mi.Şimdiki
günleri düşünün.Anneler,babalar şu filmi çocuğunuza göstermeyin.Ne olurmuş,çocuğun psikolojisi bozulurmuş.Çocuğunuza kötü söz söylemeyin,sert davranmayın ,ne olurmuş psikolojisi bozulurmuş.Valla
biz iki tokat değil,eşek sudan gelinceye kadar dayak ye--
dik yine de psikolojimiz bozulmadı.Ve sapına kadar demokrat bir insan olduk icabında.Çocuklarıma fiske vurmadım.Ha iyi mi oldu?Affedersin neredeyse başımın
üstüne sıçacaklar...Takdir yüce kamuoyunundur...
Nerede kalmıştık.Yıl 1951.Henüz üç yaşındayım.Ablam benden dört yaş büyük olduğuna göre 7 yaşında.
Gözlerimin önünden gitmeyen manzara
şu:Kapızın önündeki meydanlıkta,çocukların sek sek oynamak için çizdiği,dikdörtgen şeklindeki çizgiler..
Çizgilerin dışında yassı bir taş.Oyuncu bir kaç kız.Taşı elleriyle ilk kare veya diktörtgenin içine koyuyorlar.sonra tek ayak üstünde bir kareden ötekine,
hatta gücü yetiyorsa iki kare birden ötekine iletiyorlar.Ama o zaman ,tek ayak üstünde iki kare zıplamak gerek.Taş çizgide kalırsa oyuncu yanıyor.
İŞte yedi yaşındaki ablam,1950 doğumlu,benden 2 yaş küçük kardeşimi,çarşaflar ve kolandediğimiz yassı ve kalın iplerle sırtına bağlamış
ve sek sek oyununu başarı ile icraa etmekte.
Ne oldu biliyor musunuz?Konu bir film yönetmeninin eline geçse mutlaka ödül alacak bir film çıkarır bundan.9-10 aylık kardeşim 1951 yılında,İdris Amcamın arkasından öldü.Ve fakat ölmedn önce kardeşim bir kaç kere kustu.Kusmukların içinden,ablamın tomar tomar saçları çıktı.Ablam oyun oynarken,zavallı kardeşim ,sırtında sürekli olarak onun
saçlarını yemiş............................
amca1951 yılında bir cinayete kurban gitmişti.Ve ben üç
yaşında iken hem bu cinayete,hem otopsiye tanık olmuş
tum.Bir çocuk için ne büyük bir travma değil mi.Şimdiki
günleri düşünün.Anneler,babalar şu filmi çocuğunuza göstermeyin.Ne olurmuş,çocuğun psikolojisi bozulurmuş.Çocuğunuza kötü söz söylemeyin,sert davranmayın ,ne olurmuş psikolojisi bozulurmuş.Valla
biz iki tokat değil,eşek sudan gelinceye kadar dayak ye--
dik yine de psikolojimiz bozulmadı.Ve sapına kadar demokrat bir insan olduk icabında.Çocuklarıma fiske vurmadım.Ha iyi mi oldu?Affedersin neredeyse başımın
üstüne sıçacaklar...Takdir yüce kamuoyunundur...
Nerede kalmıştık.Yıl 1951.Henüz üç yaşındayım.Ablam benden dört yaş büyük olduğuna göre 7 yaşında.
Gözlerimin önünden gitmeyen manzara
şu:Kapızın önündeki meydanlıkta,çocukların sek sek oynamak için çizdiği,dikdörtgen şeklindeki çizgiler..
Çizgilerin dışında yassı bir taş.Oyuncu bir kaç kız.Taşı elleriyle ilk kare veya diktörtgenin içine koyuyorlar.sonra tek ayak üstünde bir kareden ötekine,
hatta gücü yetiyorsa iki kare birden ötekine iletiyorlar.Ama o zaman ,tek ayak üstünde iki kare zıplamak gerek.Taş çizgide kalırsa oyuncu yanıyor.
İŞte yedi yaşındaki ablam,1950 doğumlu,benden 2 yaş küçük kardeşimi,çarşaflar ve kolandediğimiz yassı ve kalın iplerle sırtına bağlamış
ve sek sek oyununu başarı ile icraa etmekte.
Ne oldu biliyor musunuz?Konu bir film yönetmeninin eline geçse mutlaka ödül alacak bir film çıkarır bundan.9-10 aylık kardeşim 1951 yılında,İdris Amcamın arkasından öldü.Ve fakat ölmedn önce kardeşim bir kaç kere kustu.Kusmukların içinden,ablamın tomar tomar saçları çıktı.Ablam oyun oynarken,zavallı kardeşim ,sırtında sürekli olarak onun
saçlarını yemiş............................
18 Kasım 2010 Perşembe
Düşlerim
Sadece bizde değil,Çevremizde 300-500 kilometre karelik bir alanda yırtıcı hayvan gören yoktu o güne dek.Nasıl oluyordu da,büyüklerimiz,gözleriyle görmüşçesine bize o korkunç hayvanları anlatıyoyorlar ve ben ve benim gibi arkadaşların yataklarını ıslatmalarına izin veriyorlardı.Bir arkadaşımızın gece korkuları lise yıllarına dek devam etti.Tabi yatağını ıslatması da.Çok şükür benimki ilkokulu bitirme yıllarında sona erdi.Çünkü artık hikaye
ve masal okumaya başlamıştım.Nelerin gerçek ,nelerin masal olabileceğine dair fikirlerim oluşmaya başlamıştı.
Ve fakat o yıllarda çektiklerimi ben bilirim.Ne korkunç yıllardı yarabbim.
O yıllarda--1952-1958- köye ayıcılar gelirdi.Ayıcı,ayının burnuna bir zincir(köylümüz ZENCİR der) geçirmiş zinciri yavaş veya hızlı çekerek ,arada bir elindeki sopayla ayıya vurarak ayıya yön verir.Ayıya ''Göster bakalım,küçük hanımlar hamamda nasıl bayılırlar''der .Ayıcık hemen sırt üstü yatar.Bütün millet Kahkahalarla güler.Ayıcı ,ayısına öğrettiği tüm marifetleri
gösterdikten sonra,ayıyı oynatırken çaldığı tefi,halkın arasında gezdirir(dolaştırır dememi bekliyorsunuz doğal olarak) topladığı paralarla bir başka köye doğru yola çıkar. Yola nçıkar da,akşama olan bana olur.Çünkü büyüklerimizin anlattığına göre,ayı oynarken gördüğü güzel kızları,gelinleri,çocukları unutmazmış.Akşam olunca gelir,onları uykusundayken sırtına alır ve dağlara,mağarasına kaçırırmış.
O günlerde altı kardeş ve annem babam aynı odada toplam üç dört yatakta yatardık.Herkes horul horul uyurken ben uyumamak için kendimle mücadele ederdim
bilirdim ki,uyuduğumda ayı gelecek ve beni sırtına bindirip mağarasına götürecek.Evdeki tek ışık olan GAZ LAMBASI çoktan sönmüştür.Uyumadığım halde ben karşıkı duvarda ayıyıcanlı
imişçesine görmekteyim.Bağırmak isterim seim çıkmaz.Koşmak isterim,dizlerimden aşağısına bir sıcaklık yayılır,felç olmuşçasına kıpırdyamam.Olan yatağa olur........
10 Kasım 2010 Çarşamba
DÜŞLERİM
Ve sevgili kardeşim Osmanı(hani doğar doğmaz ,sen niye doğdun,sen öl Osman dediği Annemin)kaybettiğimi anlatmıştım geçen yazıda.
Henüz sekiz yaşındaydım,Osmanın yokluğuna alışmaya çalışıyordum.Henüz bir hafta geçmemişti ki,insanların cuma namazından sonra,köyümüzün dağın eteğinde ve biraz da kot farkı olan yüksekçe bir yerinde olan mezarlığa doğru koştuğunu:''Osmanın mezarını ANDIK (sırtlan)açmış ''dediklerini duydum.Ko-
şanların en önünde de benden iki yaş büyük ağabeyim Abdullah vardı.Ve en önce de mezara o ulaştı.Mezar henüz taze olduğu için kazmak kolaydı.Mezarda bir elin gireceği kadar bir delik açılmıştı.Muhtemelen bir yılan tarafından açılmıştı.Ağabeyim kolunu soktu deliğe.Osmana ulaştığını ve yerinde yattığını söyledi.Bütün ahali derin bir oh çekti.
Oysaki köyümüzde orman olmadığı için,hiç kimsenin bir tane olsun kurt,çakal,sırtlan,domuz ,ayı ve hatta tilki gördüğünü duyan olmamıştır.
Ama kış gecelerinde anlatılan masallarda canavarlardan ,ayılardan ,andıklardan bol kahraman yoktu.Ben kaç geceler bu korkunç kahramanlar tarafından kaçırıldım,yatağıma işedim rüyalarımda.....
Henüz sekiz yaşındaydım,Osmanın yokluğuna alışmaya çalışıyordum.Henüz bir hafta geçmemişti ki,insanların cuma namazından sonra,köyümüzün dağın eteğinde ve biraz da kot farkı olan yüksekçe bir yerinde olan mezarlığa doğru koştuğunu:''Osmanın mezarını ANDIK (sırtlan)açmış ''dediklerini duydum.Ko-
şanların en önünde de benden iki yaş büyük ağabeyim Abdullah vardı.Ve en önce de mezara o ulaştı.Mezar henüz taze olduğu için kazmak kolaydı.Mezarda bir elin gireceği kadar bir delik açılmıştı.Muhtemelen bir yılan tarafından açılmıştı.Ağabeyim kolunu soktu deliğe.Osmana ulaştığını ve yerinde yattığını söyledi.Bütün ahali derin bir oh çekti.
Oysaki köyümüzde orman olmadığı için,hiç kimsenin bir tane olsun kurt,çakal,sırtlan,domuz ,ayı ve hatta tilki gördüğünü duyan olmamıştır.
Ama kış gecelerinde anlatılan masallarda canavarlardan ,ayılardan ,andıklardan bol kahraman yoktu.Ben kaç geceler bu korkunç kahramanlar tarafından kaçırıldım,yatağıma işedim rüyalarımda.....
7 Kasım 2010 Pazar
Düşlerim
Komşumuz olan,annemin öz amcası ve onun eşi olan Kel Eşe ile ilgili ,sonraları anlattığı olaylar,onların benim hayalimdeki gibi in
sanlar olmadığını bana gösterdi.Meğer bu komşularımız,bizler henüz dünyada yokken,annem ve babam kıra dağa gittiklerinde evimizdeki,ambarımızdaki ürü
ne,kümesteki yumurtamız ortak olurlarmış.Yetişkin,delikanlı dört oğlu bir kızı varmış.Kavga etseler bizimkiler dayak yiyecekler!!!!!!!!!! Annem böyle bir günün sonunda Allaha yalvarmış:''Allahım ne olur bana altı tane oğlan ver ,şunların hakkından gelsin''
Annem hay yalvarmaz olaydım diye anlatır.İkişer yıl arayla altı oğlan üç kız......Haydi bakalım Ümmühan büyüt de görelim der.
Kızlardan ikisi bir yaşlarına basmadan,oğlanın biri dört yaşında ölür...Hele oğlanın doğumu ve ölümü ilginçtir....1956 yılında doğduğunda''Osman sen niye doğdun''keşke ölü doğsaydın diye seslenir yeni doğan ve son çocuğu olacak kardeşime.Tanrı bunu duyar ve bir kenara kaydeder.Benden sekiz yaş küçük olan bu kardeşim deanneme inat sanki,üç yaşını bitirinceye kadar tek kelime konuşmaz,tek adım atmaz.Her nasılsa dört yaşının ilk günlerinde dili bir çözülür,sanki yııllardan beridir konuşmakta.Hiç kimseleri konuşturmaz.Bir yürümeye,koşmaya başlar tutabilene aşkolsun.Evin son çocuğu,en sevileni ,en
şımartılanı olur............... Günlerden bir gün,kardeşim ateşlenir,nazar değdi buna diye babam okur üfler...Geçmeyince muska yazar...Yine geçmeyince dördüncü veya beşinci gün,22 kilometre uzaklıktaki ilçeye götürülür....Götürülürken içimde bir yerler cızzzzzzzz eder,acır......Aynı gün kardeşim ölü olarak eve döner....Annemin PUNTA dediği kardeşim zatürre olmuştur.Hastahaneye(sağlık
ocağına) vardıklarında doktor hemşirelere pensilin iğnesi vurmalarını söyler...Annemin kucağında kardeşime iğneye basarlar.Beş dakikaya varmadan
kardeşim sizlere ömür....
Ama annem hiç bir zaman doktorları,hemşireleri suçlamadı.Onu ben öldürdüm,çünkü doğmasını istememiştim.Hatta doğduğunda ilk cümlem sen niye doğdun Osman,sen öl demiştim diye ömür boyu kendini suçladı.Bize de Allaha karşı gelmeyin,o ne yaparsa doğru yapar diyerek öğüt verirdi.
sanlar olmadığını bana gösterdi.Meğer bu komşularımız,bizler henüz dünyada yokken,annem ve babam kıra dağa gittiklerinde evimizdeki,ambarımızdaki ürü
ne,kümesteki yumurtamız ortak olurlarmış.Yetişkin,delikanlı dört oğlu bir kızı varmış.Kavga etseler bizimkiler dayak yiyecekler!!!!!!!!!! Annem böyle bir günün sonunda Allaha yalvarmış:''Allahım ne olur bana altı tane oğlan ver ,şunların hakkından gelsin''
Annem hay yalvarmaz olaydım diye anlatır.İkişer yıl arayla altı oğlan üç kız......Haydi bakalım Ümmühan büyüt de görelim der.
Kızlardan ikisi bir yaşlarına basmadan,oğlanın biri dört yaşında ölür...Hele oğlanın doğumu ve ölümü ilginçtir....1956 yılında doğduğunda''Osman sen niye doğdun''keşke ölü doğsaydın diye seslenir yeni doğan ve son çocuğu olacak kardeşime.Tanrı bunu duyar ve bir kenara kaydeder.Benden sekiz yaş küçük olan bu kardeşim deanneme inat sanki,üç yaşını bitirinceye kadar tek kelime konuşmaz,tek adım atmaz.Her nasılsa dört yaşının ilk günlerinde dili bir çözülür,sanki yııllardan beridir konuşmakta.Hiç kimseleri konuşturmaz.Bir yürümeye,koşmaya başlar tutabilene aşkolsun.Evin son çocuğu,en sevileni ,en
şımartılanı olur............... Günlerden bir gün,kardeşim ateşlenir,nazar değdi buna diye babam okur üfler...Geçmeyince muska yazar...Yine geçmeyince dördüncü veya beşinci gün,22 kilometre uzaklıktaki ilçeye götürülür....Götürülürken içimde bir yerler cızzzzzzzz eder,acır......Aynı gün kardeşim ölü olarak eve döner....Annemin PUNTA dediği kardeşim zatürre olmuştur.Hastahaneye(sağlık
ocağına) vardıklarında doktor hemşirelere pensilin iğnesi vurmalarını söyler...Annemin kucağında kardeşime iğneye basarlar.Beş dakikaya varmadan
kardeşim sizlere ömür....
Ama annem hiç bir zaman doktorları,hemşireleri suçlamadı.Onu ben öldürdüm,çünkü doğmasını istememiştim.Hatta doğduğunda ilk cümlem sen niye doğdun Osman,sen öl demiştim diye ömür boyu kendini suçladı.Bize de Allaha karşı gelmeyin,o ne yaparsa doğru yapar diyerek öğüt verirdi.
5 Kasım 2010 Cuma
Düşlerim
Benim hayatımda keller hep baş rol oynamıştır...Kel Eşe üç dört yaşlarımın kahramanıdır anlattığı masallardan dolayı.....Daha sonra Kel Emine,daha sonra da Kel Osman gelir.....Ayrıca meşhur Kel Oğlan Rüştü asyalı'yı saymazsak.onu saymayalım ne de olsa akran sayılırız.............................
Kel Eşe,annem,ablam,ağabeylerim,her gece bir çuval pamuk kozasını dişleriyle kıra kıra,bir yığın pamuk öbeği oluştururlardı.Yatma saati gelince herkes esner oooo vakit gece yarısı olmuş,haydi Allah rahatlık versin deyip bitişik eve giderdi misafirlerimiz.Gelişte ayrı bir tören,gidişte ayrı bir tören uygulanırdı.Kaldı mı böyle bir uygulama ve bu uygulama haftada bir değil her Allahın günü yapılırdı.... Kaçtı göç eyledi Afşar Elleri misali....Geleneklerimiz,göreneklerimiz birer birer kaçtı,göç eyledi.Allahım ya sabır!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! Neredeydik nerelere geldik.........
Ortaya yığılan pamuk,kozası açılmadığı ve güneş yüzü,yağmur yüzü gözü görmediği için kıvır kıvır,yumuşacık ve adeta ipek gibidir.En makbul pamuk da odur...Ertesi günü annem koluna bir tutam pamuğu dolamışve çarpı işaretini aynısı iki ağaç üst üste getirimiş,ortasından delinmiş,delik olan yerden kurşun kaleme benzeyen üçüncü bir ağaç geçirilmiş
Kirman(kİRMEN) denilen ve bir tür çıkrık sayılabilecek bir araç sayesinde pamuk ipliği üretmeye başlar.O iplikle bize çoraplar örer.Oysaki biz pamuk çorap istemeyiz.Köyümüzün kışları sert geçer....Kar bir yağdı mıydı üç ay yer-
den kalkmaz.Pamuk çorap ısıtmaz,zenginler hep yün çorap giyer.Çünkü onların koyunları vardır,yaz mevsiminde koyunlarını kırkarlar,yani traş ederler ve o yünleri ile çorap örereler....
Annem artan pamukları yatak veya minder olarak doldurur..Ama söyleyeyim 4 dekar yerden ancak ve ancak 30 kilo pamuk elde edilirdi.Çünkü pamukların boyu bir karışı geçmez,kimisi burada,kimisi üç metre ileride boynu bükük size bakar dururdu.....
Pamuk ve Mıır benim ilk sevdalı olduğum bitkiler.......... Onları bugün ege ovalarında boylu poslu görünce ilk göz ağrısına rastlamış bir aşık gibi içim içime sığmaz,gözlerim dolar....Ve şimdi göz pınarlarımdan iki damla yaş süzülmekte....Allahım,garazın (annemin deyişi ile GAREZİN) bize mi
idi.Her türlü yoksulluğu ve acıyı bize tattırdın.... O devirde Anadolu insanı sana nasıl isyan etmedi!!!!!!!!!!!!!!!!
Kel Eşe,annem,ablam,ağabeylerim,her gece bir çuval pamuk kozasını dişleriyle kıra kıra,bir yığın pamuk öbeği oluştururlardı.Yatma saati gelince herkes esner oooo vakit gece yarısı olmuş,haydi Allah rahatlık versin deyip bitişik eve giderdi misafirlerimiz.Gelişte ayrı bir tören,gidişte ayrı bir tören uygulanırdı.Kaldı mı böyle bir uygulama ve bu uygulama haftada bir değil her Allahın günü yapılırdı.... Kaçtı göç eyledi Afşar Elleri misali....Geleneklerimiz,göreneklerimiz birer birer kaçtı,göç eyledi.Allahım ya sabır!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! Neredeydik nerelere geldik.........
Ortaya yığılan pamuk,kozası açılmadığı ve güneş yüzü,yağmur yüzü gözü görmediği için kıvır kıvır,yumuşacık ve adeta ipek gibidir.En makbul pamuk da odur...Ertesi günü annem koluna bir tutam pamuğu dolamışve çarpı işaretini aynısı iki ağaç üst üste getirimiş,ortasından delinmiş,delik olan yerden kurşun kaleme benzeyen üçüncü bir ağaç geçirilmiş
Kirman(kİRMEN) denilen ve bir tür çıkrık sayılabilecek bir araç sayesinde pamuk ipliği üretmeye başlar.O iplikle bize çoraplar örer.Oysaki biz pamuk çorap istemeyiz.Köyümüzün kışları sert geçer....Kar bir yağdı mıydı üç ay yer-
den kalkmaz.Pamuk çorap ısıtmaz,zenginler hep yün çorap giyer.Çünkü onların koyunları vardır,yaz mevsiminde koyunlarını kırkarlar,yani traş ederler ve o yünleri ile çorap örereler....
Annem artan pamukları yatak veya minder olarak doldurur..Ama söyleyeyim 4 dekar yerden ancak ve ancak 30 kilo pamuk elde edilirdi.Çünkü pamukların boyu bir karışı geçmez,kimisi burada,kimisi üç metre ileride boynu bükük size bakar dururdu.....
Pamuk ve Mıır benim ilk sevdalı olduğum bitkiler.......... Onları bugün ege ovalarında boylu poslu görünce ilk göz ağrısına rastlamış bir aşık gibi içim içime sığmaz,gözlerim dolar....Ve şimdi göz pınarlarımdan iki damla yaş süzülmekte....Allahım,garazın (annemin deyişi ile GAREZİN) bize mi
idi.Her türlü yoksulluğu ve acıyı bize tattırdın.... O devirde Anadolu insanı sana nasıl isyan etmedi!!!!!!!!!!!!!!!!
DÜŞLERİM
Ve Rahmetli Amcam İdris Demir,aramızdan ayrılınca,üç oğlu,bir kızı ve de eşi yapayalnız kaldılar.Bir kaç yıl köyde ne yaptılar,nasıl geçindiler,kan davası sorunları oldu mu? İnanın bu sorun yazıyı yazarken şu an aklıma geliverdi....Yalnız hatırımda kalan,uzun kış geceleri ve İdris amcanın
hanımı Kel Eşe'nin bizim evde ocak başında ,bir isli kandilin eşlik ettiği,uzun uzun canavarlarla,Kaf Dağları,zümrüdü anka kuşları ile dolu masallarıdır.Zümrüdü anka kuşu,masal kahramanını sırtına alır,gak deyince et,guk deyince süt verir,masal kahramanımız....Ancak uçuşun bitimine çok az kala,Gak deyince ,masl kahramanımızdaki et tükenir ve tabanından bir parça keserek zümrüdü anka kuşuna verir.Zümrüdü anka kuşu eti yemez ve dilinin altına kıstırır.Son gücünü harcayarak,okyanusu aşmış ve dile gelmiştir:''Ey insan oğlu,ben ölüyorum,gücüm tükendi.son verdiğin et bir insan oğluna aitti,sanıyorum ki sana aitti.al bu eti kestiğin yere yapıştır der ve ruhunu teslim eder.
Rahmetli Kel Eşe(muhtemeldir ki saç kıran gibi bir hastalığa yakalandığından,saçları azalmıştır) ne bilsin ki üç dört yaşındaki bu çocuğa anlattığı masal çocuğun ruhunda altmış yıl sonra yaşamaya devam edecek.....
Kel Eşe seni çok özledim.Hatırımda sadece yuvarlacık hatların kaldı.Şimdi hangi cennettesin???????????
Köyümüz,900 rakımlı,dağ eteğinde kurulmuştur.Annem babamı zorlar,illa bir kaç dönüm pamuk ektirirdi:Pamuk su ister,çapa ister...
Bizim köyün Allahla arası hiç iyi değildir.Pamuk ekildikten sonra bir kez bile yağmaz,yağarsa bile,mutlaka köylünün çok istediği ve hasat etmek üzere olduğu bir ürüne zarar vermek içindir....Ve bu konuya ayrıca değineceğimçbu arada da rahmetli ennemi yadedeceğim...........Ah anneciğim ah!!!!!Ne çok anımız var seninle................................
İşte bu uzun kış gecesinde Kel Eşe bir taraftan masalını anlatırken,kör kandilin ışığı bir yandan,ocakta yanan,eşek boku ve saman karışımı ateşin ışığı bir yandan,ağzına aldığı,yağmursuzluktan,gelişememişlikten ötürü kozasını açamayan pamuk kozasını dişleriyle kırmaya çalışırdı.Sadece Kel Eşe değil,annem,ablam,ağabeylerim evde kim varsa...Ben hariç...Benim dişlerim var mıydı ???? Orası ayrı bir konu.....
hanımı Kel Eşe'nin bizim evde ocak başında ,bir isli kandilin eşlik ettiği,uzun uzun canavarlarla,Kaf Dağları,zümrüdü anka kuşları ile dolu masallarıdır.Zümrüdü anka kuşu,masal kahramanını sırtına alır,gak deyince et,guk deyince süt verir,masal kahramanımız....Ancak uçuşun bitimine çok az kala,Gak deyince ,masl kahramanımızdaki et tükenir ve tabanından bir parça keserek zümrüdü anka kuşuna verir.Zümrüdü anka kuşu eti yemez ve dilinin altına kıstırır.Son gücünü harcayarak,okyanusu aşmış ve dile gelmiştir:''Ey insan oğlu,ben ölüyorum,gücüm tükendi.son verdiğin et bir insan oğluna aitti,sanıyorum ki sana aitti.al bu eti kestiğin yere yapıştır der ve ruhunu teslim eder.
Rahmetli Kel Eşe(muhtemeldir ki saç kıran gibi bir hastalığa yakalandığından,saçları azalmıştır) ne bilsin ki üç dört yaşındaki bu çocuğa anlattığı masal çocuğun ruhunda altmış yıl sonra yaşamaya devam edecek.....
Kel Eşe seni çok özledim.Hatırımda sadece yuvarlacık hatların kaldı.Şimdi hangi cennettesin???????????
Köyümüz,900 rakımlı,dağ eteğinde kurulmuştur.Annem babamı zorlar,illa bir kaç dönüm pamuk ektirirdi:Pamuk su ister,çapa ister...
Bizim köyün Allahla arası hiç iyi değildir.Pamuk ekildikten sonra bir kez bile yağmaz,yağarsa bile,mutlaka köylünün çok istediği ve hasat etmek üzere olduğu bir ürüne zarar vermek içindir....Ve bu konuya ayrıca değineceğimçbu arada da rahmetli ennemi yadedeceğim...........Ah anneciğim ah!!!!!Ne çok anımız var seninle................................
İşte bu uzun kış gecesinde Kel Eşe bir taraftan masalını anlatırken,kör kandilin ışığı bir yandan,ocakta yanan,eşek boku ve saman karışımı ateşin ışığı bir yandan,ağzına aldığı,yağmursuzluktan,gelişememişlikten ötürü kozasını açamayan pamuk kozasını dişleriyle kırmaya çalışırdı.Sadece Kel Eşe değil,annem,ablam,ağabeylerim evde kim varsa...Ben hariç...Benim dişlerim var mıydı ???? Orası ayrı bir konu.....
4 Kasım 2010 Perşembe
Şimdi gelelim sadede,yani konunun özüne.Beni seven,bana lokum
veren annemin amcası,kanlar içinde yerde yatıyordu son gördüğümde.Aynı
gün mü,bir sorası mıydı bilemiyorum.Caminin önünde büyük bir kalabalık
toplanmış,camiye insanların girmesine izin verilmiyor.
Bir ara camiden bir köpek,ağzında bir et parçasıyla çıktı,büyük büyük adamlar köpeği yakalamaya çalıştıysa da başaramadılar.Köpek karnını doyurdu.Yıllar sonra bana anlatılanlardan öğrendim ki;Köpeğin ağzındaki et parçası beni seven,bana lokum veren annemin amcasına aitmiş.Yapılan otopsi
sırasında görevlilerin dalgın bir anından yararlanan köpek ziyafet parçasını kapıp kaçmış.
Burada anormal bir durum yok gözüküyor.Dünyanın her yerinde rastlabilecek bir olay deyip geçebiliriz.....Ve lakin,Rahmetli amcam,sağlığında sık sık bir sözü tekrar edermiş:BEN ÖLDÜKTEN SONRA,İSTERSENİZ KÖPEKLERE YEDİRİN BENİ........
Ne desem acaba? Takdiri ilahi mi?
veren annemin amcası,kanlar içinde yerde yatıyordu son gördüğümde.Aynı
gün mü,bir sorası mıydı bilemiyorum.Caminin önünde büyük bir kalabalık
toplanmış,camiye insanların girmesine izin verilmiyor.
Bir ara camiden bir köpek,ağzında bir et parçasıyla çıktı,büyük büyük adamlar köpeği yakalamaya çalıştıysa da başaramadılar.Köpek karnını doyurdu.Yıllar sonra bana anlatılanlardan öğrendim ki;Köpeğin ağzındaki et parçası beni seven,bana lokum veren annemin amcasına aitmiş.Yapılan otopsi
sırasında görevlilerin dalgın bir anından yararlanan köpek ziyafet parçasını kapıp kaçmış.
Burada anormal bir durum yok gözüküyor.Dünyanın her yerinde rastlabilecek bir olay deyip geçebiliriz.....Ve lakin,Rahmetli amcam,sağlığında sık sık bir sözü tekrar edermiş:BEN ÖLDÜKTEN SONRA,İSTERSENİZ KÖPEKLERE YEDİRİN BENİ........
Ne desem acaba? Takdiri ilahi mi?
3 Kasım 2010 Çarşamba
Düşlerim
Yıl 1951 Yukarıda beni şefkatle öpen komşumuz,cebinden çıkardığı bir lokumu elimi tutuşturdu.Olamaz,olabilemez böyle bir lezzet.Sabah
yağsız tarhana çorbası,öğlen ve akşam bulgur aşı (bulgur pilavının sulusu.Aynısını yapmak için bu yaz yazlıkta uğraştım.ölçü olarak bire dört ,bire beş su kesmedi,bire altı koyunca,rahmetli annemin meşhur bulgur aşına benzeyen bir yemek elde edebildim....)ile beslenen ben için ,bu adam cennetten
gönderilen bir iyilik meleği olup çıktı.Meğer bu adam annemin öpöz amcasından başkası değil miymiş.....Tabi ben amca dayı ne bilmiyorum.....
Anlattığım bu olaydan çok değil bir kaç gün sonraydı.Benden iki yaş büyük olan ağabeyim Abdullah ile,köyün iki büyük meydanından birisinde,bağa mı gidiyorduk,bağdan mı geliyorduk bilemeyeceğim...Birden bir
kaç el silah sesi duyduk.Baktık,bana lokum veren o iyilik meleği adam yere düştü.
Vücudundan kanlar akmaya başladı.Sanki o an baenim vücudum bıçakla kesildi,oluk gibi kan akmaya başladı.O gün bu gündür,kendi vücudumdan oluk gibi kanlar aksa hiç ama hiç acı duymam.Ama ne zaman yanımdaki birinden ufacık bir çizikten kan aksa bayılacak gibi olur,bayılma raddelerine gelirim....
Ve insanların birbirlerinin kanını nasıl akıttıklarına şaşarım.....
yağsız tarhana çorbası,öğlen ve akşam bulgur aşı (bulgur pilavının sulusu.Aynısını yapmak için bu yaz yazlıkta uğraştım.ölçü olarak bire dört ,bire beş su kesmedi,bire altı koyunca,rahmetli annemin meşhur bulgur aşına benzeyen bir yemek elde edebildim....)ile beslenen ben için ,bu adam cennetten
gönderilen bir iyilik meleği olup çıktı.Meğer bu adam annemin öpöz amcasından başkası değil miymiş.....Tabi ben amca dayı ne bilmiyorum.....
Anlattığım bu olaydan çok değil bir kaç gün sonraydı.Benden iki yaş büyük olan ağabeyim Abdullah ile,köyün iki büyük meydanından birisinde,bağa mı gidiyorduk,bağdan mı geliyorduk bilemeyeceğim...Birden bir
kaç el silah sesi duyduk.Baktık,bana lokum veren o iyilik meleği adam yere düştü.
Vücudundan kanlar akmaya başladı.Sanki o an baenim vücudum bıçakla kesildi,oluk gibi kan akmaya başladı.O gün bu gündür,kendi vücudumdan oluk gibi kanlar aksa hiç ama hiç acı duymam.Ama ne zaman yanımdaki birinden ufacık bir çizikten kan aksa bayılacak gibi olur,bayılma raddelerine gelirim....
Ve insanların birbirlerinin kanını nasıl akıttıklarına şaşarım.....
Düşlerim
Y1l 1951 Hnüz üç yaşımı doldurdum,doldurmadım.Bana göre uçsuz bucaksız bir avlu içinde bir evimiz var......Avlunun bir kenarında,bir gübrelik,gübreliği eşeleyen tavuklar ,horozlar....Bitişik evi ayıran yüksek bir duvar ve duvarların üzerinde çalı çırpı........
Sanıyorum,köylülerin kuşluk vakti dedikleri bir saatti.Yanımda annem mi,yoksa benden dört yaş büyük olan ablam mı vardı bilemiyorum.Yanımızdaki evin kapısı önündeyim.Ki o evi masallardaki gizemli şatolar gibi hep merak etmişimdir.... İşte o kapının önündeyim.Kapı
öyle büyük ve öyle görkemli ki,yüzlerce kovbay filmi seyretmişimdir .Amerika
da,Meksikada,binlerce hayvanın kaldığı o çiftliklerin hiç bir kapısı bana o ka
dar görkemli gelmemiştir....Kapının kanatları sonuna dek açılmış,merak etteiğim bitişik ev gizlerini önüme sermişti.Bizim evden daha geniş bir bahçe ve fakat illaki o kapı......Kapının üzerinde tepsi büyüklüğünde güneşe benzeyen demir--
den bir şekil ve üzerinde halka biçiminde bir tokmak....Yine kapının üzerinde
avuç içi genişliğinde yan yana yüzlerce demirden işaretler......Sanıyorum zenginliği ve görkemi komşularına böyle ifade etmek istemişler........................
Kapının açık kanatları arasında bir adam,yaşlı mı yaşlı(her halde 55-60 olmalı...Oysa şu anda 63 yaşındayım ve kendimi hiç de yaşlı bulmuyorum) bir adam.Ama nasıl uzun bir adam.Boyu sanki minareden uzun....
Ben evin gizemine ,kapının görkemine kendimi kaptırmışken,tabakasından çıkardığı tütünü elindeki beyaz kağıda döküp sigara saran bu adam:''Beni kucağına alıp sıkı sıkı sarıp sarmalayarak,oh benim oğlum kocaman olmuş deyip,
acıtırcasına beni öpüp kokladı.Hayatımdaki ilk tatlı ve şefkatli öpüş olarak bunu anımsıyorum.Bu öpüş için şu an neleri vermezdim,bilemezsiniz....Hayatta tekrar edilemeyecek anlar vardır ya.Hani derler ya :İŞTE O AN.....Gerçekten öyle.Tek--rar edilebilemez O AN....
Sanıyorum,köylülerin kuşluk vakti dedikleri bir saatti.Yanımda annem mi,yoksa benden dört yaş büyük olan ablam mı vardı bilemiyorum.Yanımızdaki evin kapısı önündeyim.Ki o evi masallardaki gizemli şatolar gibi hep merak etmişimdir.... İşte o kapının önündeyim.Kapı
öyle büyük ve öyle görkemli ki,yüzlerce kovbay filmi seyretmişimdir .Amerika
da,Meksikada,binlerce hayvanın kaldığı o çiftliklerin hiç bir kapısı bana o ka
dar görkemli gelmemiştir....Kapının kanatları sonuna dek açılmış,merak etteiğim bitişik ev gizlerini önüme sermişti.Bizim evden daha geniş bir bahçe ve fakat illaki o kapı......Kapının üzerinde tepsi büyüklüğünde güneşe benzeyen demir--
den bir şekil ve üzerinde halka biçiminde bir tokmak....Yine kapının üzerinde
avuç içi genişliğinde yan yana yüzlerce demirden işaretler......Sanıyorum zenginliği ve görkemi komşularına böyle ifade etmek istemişler........................
Kapının açık kanatları arasında bir adam,yaşlı mı yaşlı(her halde 55-60 olmalı...Oysa şu anda 63 yaşındayım ve kendimi hiç de yaşlı bulmuyorum) bir adam.Ama nasıl uzun bir adam.Boyu sanki minareden uzun....
Ben evin gizemine ,kapının görkemine kendimi kaptırmışken,tabakasından çıkardığı tütünü elindeki beyaz kağıda döküp sigara saran bu adam:''Beni kucağına alıp sıkı sıkı sarıp sarmalayarak,oh benim oğlum kocaman olmuş deyip,
acıtırcasına beni öpüp kokladı.Hayatımdaki ilk tatlı ve şefkatli öpüş olarak bunu anımsıyorum.Bu öpüş için şu an neleri vermezdim,bilemezsiniz....Hayatta tekrar edilemeyecek anlar vardır ya.Hani derler ya :İŞTE O AN.....Gerçekten öyle.Tek--rar edilebilemez O AN....
Düşlerim
Yıl 1951 henüz 3 yaşını doldurdum,doldurmadım....Evimizin bitişiğinde çifte kanatlı kapılı bir ev var.....Kapının üzerinde yumruk gibi ,güneşe benzeyen bir şekil var.İki kapı da ardına kadar açılmış ve tabakasından çıkardığı
tütünü elleriyle bir kağıda döküp,dudaklarıyla ıslattıktan sonra sigaraya dönüştütmeye çalışan bir adam...... Bu arada ben de annemle miyim yoksa benden 4 yaş büyük olan ablamlamıyım bilemiyorum...... Nasıl oldu bilmiyorum,bana bir minare yüksekliğinde görünen bu adam beni kucakladı:''oh benim oğlum,büyümüş de kocaman olmuş deyip,sıkıca sarıp öpüp kokladı'' İlk şe
fkati ,sevgiyi o zaman tattım diyebilirim.........
2 Kasım 2010 Salı
Altmışından sonra saz çalınmaz.........
Sözün doğrusunun kırkından sora olduğunu elbette biliyorum da,kendime uyarlıyorum................ 55 yaşında ehliyet aldım,60 yaşında bilgisayar öğrendim,61 yaşında blog yazmaya başladım............Eskilerin diliyle herhalde ''nevi şahsına münhasır'' bir insanım....Ama bloguma gelen giden olmayınca sıkıldım,ilk heves çabuk geçti.....Çocukluk yıllarımda takıldım kaldım..Aslında anlatılması gerekli,anlatmadıkça huzur bulamayacağım konular var...Başkalarının bloglarını okurken aşka geliyorum ve yazıyı döşeniyorum.Kendi bloguma gelince üşeniyorum.Birisinin kulağımı çekmesi mi gerek acaba?
En son yazdığım blogda üç dört yaşlarımda kalmıştım...İnanılacak gibi değil ama,üç dört yaşlarımdaki anılarım oniki onüç yaşımdaki anılarımdan kat kat fazla....Sanıyorum,kişilik o yaşlarda gelişiyor.Belli bir yaştan sonra insan başına buyruk oluyor ve çevrede olup bitenler onu pek ırgalamıyor.....
Sözün doğrusunun kırkından sora olduğunu elbette biliyorum da,kendime uyarlıyorum................ 55 yaşında ehliyet aldım,60 yaşında bilgisayar öğrendim,61 yaşında blog yazmaya başladım............Eskilerin diliyle herhalde ''nevi şahsına münhasır'' bir insanım....Ama bloguma gelen giden olmayınca sıkıldım,ilk heves çabuk geçti.....Çocukluk yıllarımda takıldım kaldım..Aslında anlatılması gerekli,anlatmadıkça huzur bulamayacağım konular var...Başkalarının bloglarını okurken aşka geliyorum ve yazıyı döşeniyorum.Kendi bloguma gelince üşeniyorum.Birisinin kulağımı çekmesi mi gerek acaba?
En son yazdığım blogda üç dört yaşlarımda kalmıştım...İnanılacak gibi değil ama,üç dört yaşlarımdaki anılarım oniki onüç yaşımdaki anılarımdan kat kat fazla....Sanıyorum,kişilik o yaşlarda gelişiyor.Belli bir yaştan sonra insan başına buyruk oluyor ve çevrede olup bitenler onu pek ırgalamıyor.....
Kaydol:
Yorumlar (Atom)